İktidarın Güvenliği, Bizden Çalınan Hayatlar! – Gamze Çetintepe

Bugün iktidar birilerine saldırırken arka planda her seferinde değişen bir “halk” tanımlamış oluyor. Lubunyaların, transların, seks işçilerinin bu tanıma dahil edilenlerden farklı olduğuna, aynı ekonomik krizde hayatta kalmaya çalışan, her ay kirasını ödemekte zorlanan insanlar değil; sapkınlar, ahlaksızlar, en iyi ihtimalle kötü yola düşmüş ve yanlış tercihler yapmış kişiler olduğuna inandırmak istiyor. İnsanca yaşamanın bir avuç sermayedar dışında herkese çok görüldüğü bir düzende bir şekilde “temiz” kalmış olmakla övünmek, başına bir şey gelmeyeceğinin garantisi olarak bununla avunmaksa tehlikeli bir yanılgı sadece.

İktidarın Güvenliği, Bizden Çalınan Hayatlar! – Gamze Çetintepe

    İktidar bir krizde, gittikçe daha geniş kesimlerin gözünde kaybettiği meşruiyetini bir yerlerden toplamak için çırpınıyor, saldırganlaşıyor. Bunu LGBTİ+’lar üzerinden, sözde halkın (kendi ifadesiyle “milletin”) güvenliği için savaşıldığı söylenen bir düşman yaratarak yapmalarının son örneği “Ailem Güvende” operasyonu. Hatta bu söylemde “millet”in yerini de “aile” aldı. Heteropatriyarkal aile normlarının dışında bir yaşam sürenler halk ya da “millet” tanımına bile giremiyor. Ya aile olacaksınız, ya yok olacaksınız diyorlar.

    Bahsettikleri ailenin ne olduğunu biliyoruz. Kadınların emeklerinin ve bedenlerinin sömürüldüğü, LGBTİ+’ların dışlandığı ya da normatif olmaları için baskılandığı, eşitsiz bir sistemin en küçük yapı birimi. Peki ya halk olmak ne demek? Devlet faşist olduğunda halka ne olur, patriyarkal kapitalist sistemde toplumsal ilişkilere ne olur?

    Patriyarka kadın ve erkek kategorilerini oluşturup bunlar arasına bir çizgi çeker. Kadının doğurduğu, erkeğin denetlediği nüfus kontrolünü sağlayan patriyarkal aile birimini oluşturur. Faşist devlet de bunun üzerine kendi aileci politikalarını ekler. Cezasızlıkla erkeklere kadınlar üzerinde şiddet uygulama hakkı verir; önleyici politikaların uygulanmamasıyla kadınları bu şiddete mahkum eder; nafakanın gaspı, boşanmanın önlenmesi, kürtajın fiili olarak yasak hale getirilmesi gibi politikalarla kadınların bu şiddet ve sömürü yuvalarından çıkmak için verdiği çabaları, mücadeleyi yok etmeye çalışır.

    Aynı şekilde patriyarka, trans ve natrans kişiler arasına bir çizgi çeker. Faşist devlet de bu ayrımı ahlak söylemiyle güçlendirir. Lubunyaların varlığı ikili cinsiyeti yıkmayı, eşit ilişkiler kurmayı, seçilmiş ailelerle sömürünün olmadığı başka türlü bakım ilişkileri/ağları kurmayı mümkün kılabileceği için aileye bir tehdit olarak görülür, sapkın ilan edilir, yok edilmeye çalışılır.

    Faşist devlet transları yaşamın her alanında olduğu gibi istihdamdan da dışlar; trans öğretmenleri, doktorları işinden eder, gözaltına alır. Aile desteğinden de uzaklaştırdığı transları en güvencesiz ve şiddete açık işlere mecbur bırakır. Transları kendi elleriyle ittiği bu işlerde genelevlerden vergi toplarken seks işçilerini tanımı belirsiz “müstehcenlik” ve “fuhuş” suçlamaları üzerinden tutuklar.

    Bugün iktidar birilerine saldırırken arka planda her seferinde değişen bir “halk” tanımlamış oluyor. Lubunyaların, transların, seks işçilerinin bu tanıma dahil edilenlerden farklı olduğuna, aynı ekonomik krizde hayatta kalmaya çalışan, her ay kirasını ödemekte zorlanan insanlar değil; sapkınlar, ahlaksızlar, en iyi ihtimalle kötü yola düşmüş ve yanlış tercihler yapmış kişiler olduğuna inandırmak istiyor. İnsanca yaşamanın bir avuç sermayedar dışında herkese çok görüldüğü bir düzende bir şekilde “temiz” kalmış olmakla övünmek, başına bir şey gelmeyeceğinin garantisi olarak bununla avunmaksa tehlikeli bir yanılgı sadece. Çünkü bu “ahlak”ın sınırı bizim değil, iktidarın çizdiği bir sınır ve her geçen gün daralıyor. Geleceğin işçileri olması için kadınları doğurmaya zorladıkları çocukların güvenliğini tehdit edenler bir gün lubunyalar oluyor, bir gün sokak köpekleri, bir gün suça sürüklenen çocuklar.

    Evet, koruduklarını iddia ettikleri çocukları bile düşman ilan edebiliyorlar. Bir kız çocuğunun hamile kalmasının kendisi istismarken, kürtaja erişim zorlaştırılmışken, hastane tuvaletinde doğum yapıp bebeği orada bıraktığı iddia edilen bir çocuğu tutukluyorlar. Ailelerini yoksullaştırıp bakım veremez hale getirdikleri, yalnızlaştırdıkları çocukları geleceksizlik ve çaresizlik içinde suç çetelerine teslim ediyorlar. Çocukların istismar edildikleri yapıları; aileleri, tarikat/vakıfları, suç çetelerini ya aklıyor ya da göstermelik cezalarla bu işleyişin sürmesine göz yumuyorlar. Çocukların kendileriniyse yetişkin gibi cezalandırıyorlar.

    Bütün bu saldırılarla herkes farklı bir şekilde başa çıkmaya çalışıyor. Düşmanlaştırılan kişilerden bazılarına “o kadarı da fazla, yapmasaymış” demek… İktidarın, kendini koruyucu olarak sunarken bir yandan da halkı denetlemesini ve baskılamasını sağlayan güvenlikçi söyleminin arkasına takılmak… İktidarın gücü karşısında çaresizlik hissiyle içe dönmek, gündemi bile takip etmeyerek huzur bulmaya çalışmak… Hiçbiri çözüm değil.

    Burada halk olmak ne demek sorusunu hatırlamalıyız belki de. Halk olmak, ortak bir düşmana karşı birleşmekten nasıl farklılaşır? Yalnızca iktidar karşısında muhalefet olmak değil, birlikte bir yaşam sürmenin gerçekten ne olduğunu düşünmek gerekir. Bir çocuğun okula mı gideceği yoksa MESEM’lerde can mı vereceği ya da eline silah mı alacağı bütün bir mahallenin, kentin, halkın sorumluluğu olmalı. Trans bir kadının barınamadığı için sokakta donarak ölmediği bir halkın…

    Devletin sorumluluğunu halka yüklemek ve kendi kendine yetmeye çalışmaktan da bahsetmiyorum burada. Elbette aldığı vergilerin karşılığını da, bütün vatandaşların eşit şekilde haklarına ulaşabilmesini, ayrımcılığın/eşitsizliğin önlenmesini de devletten talep edeceğiz. Ama devlet buna karşılık vermiyorken birbirimizi gözetme sorumluluğunun üstünden atlayamayız. Çünkü halk olmak birlikte yaşayabilmek, yaşatabilmek, ortak özgür bir gelecek hayali kurabilmektir.

    Operasyonlar silsilesinin arasında, önümüzdeki seçim tarihi ve yeni (!) “başkan adayımız” dillendirilmeye başlandı. İktidar bunun için her gün başka birimizin üstüne fırlattığı günahlarını çıkarmaya çalışırken ne sokaklarda ne ailelerde, bu sistemin içinde herhangi bir yerde güvende değiliz. Sıra hepimize geldi ve geçti. Bu şartlarda yaşamak bile zorken emek, zaman, fedakarlık isteyen mücadelelere girişmek tabii ki hiç kolay değil. Ama yalnızca nefes almak değil, bizden çalınan hayatları istiyorsak herkesin elini taşın altına koymasından başka şansımız yok. Hiçbir yerde güvende değilsek eğer, mücadele en güvenli yer.