Eve dönüş – Damla Dönmez

Ne kadar sessizsen o kadar değerlisin sen. Avazım çıktığı kadar bağırmak istedim bazen oysa ki. Canım yanıyor, istemiyorum, ben çilekli değil çikolatalı dondurma seviyorum diye… Ama hepsi için başka bir çocuk çıktı karşıma sen bunları söylersen daha az severler seni. Talepkar olmadığımda daha çok sevmediler beni. “Olsun o çilekli de yer” çocuğu oldum ben.

Eve dönüş – Damla Dönmez

Ev… İçine doğduğumuz, seçmediğimiz, bilmediğimiz bir dünyaya adım attığımız ilk yer. Evini belki de hiç bulamamış ait hissedememiş iyileşememiş insanlara atandığımız, “burada kök salacaksın” denilen ilk yer. Emeklemeyi öğrendiğimiz, ilk adımlarımızla savaştığımız, ilk kez heyecanlandığımız, ilk kez güldüğümüz, ilk kez ağladığımız aslında birbirine bile yabancı insanların arasında var olmaya çalıştığımız ilk fanus. Nasıl başladı bilmiyorum. Kime anne, kime baba, kime kardeş demeli bilmiyorum. Tek bildiğim şey köklerimin bir toprak bulamayışı. Köklerim, dallarımda yüzyıllardır dolanıyorum. Doğru iklim neresi bilmiyorum. Meyvelerimi tanımıyorum. Meyvem var mı onu bile bilmiyorum. Geziyorum. Dallarım sırtımda, yükümü bile hissetmeden sadece geziyorum. Yaslanmaya yanaştığım, orada bırakmayı hissettiğim yüklerim sırtımdan inmemek için inatçı. Sadece geziyorum. Yüzyıllardır geziyorum. Gezerken toprakları, bitkileri, canlıları incitmeden geziyorum. Ya oraya ait değilsem? Ya orada yeni başlayan bir hayatı incitirsem korkaklığı ile geziyorum. İçimde birşeyler çürüyor. Ben toprağa bırakmadıkça hiç tanımadığım meyvelerim içimde çürüyor. Hissediyorum. En çok içimde çürüyen meyvelere üzülüyorum. Ben benliğimi unutup içimde taşıdığım, doğru toprağa bırakmak istediğim meyvelerimin yasını tutuyorum…

Bol metaforlu bir sohbetten sonra zamanın en acımasız yerinden yazıyorum bunları. Bugün istemek, arzulamak, talep etmek , dile getirmek üzerine yazıyorum. Ben, kimliksiz, isimsiz , yurtsuz, meyvesiz bir kadın. Talep ettikçe, dile getirdikçe sevilmem sandım yıllarca. Çünkü soydaşlarım bana bunu öğretti. Talepkar bir çocuk değilsen daha çok severiz seni. Kendi başının çaresine bakarsan daha çok değer görürsün yanımızda. Ne kadar sessizsen o kadar değerlisin sen. Avazım çıktığı kadar bağırmak istedim bazen oysa ki. Canım yanıyor, istemiyorum, ben çilekli değil çikolatalı dondurma seviyorum diye… Ama hepsi için başka bir çocuk çıktı karşıma sen bunları söylersen daha az severler seni. Talepkar olmadığımda daha çok sevmediler beni. “Olsun o çilekli de yer” çocuğu oldum ben. Parmak ucunda yürüyen, çıt çıkarmayan, susayınca uyanıp su alamayan, ağlamak istediğinde erkenden yatağına dönen küçük bir kız oldum hep. Meyvelerim içimde o gün çürümeye başladı. Sonra çok başarılı olmamı istediler. İçimde avaz avaz bağıran beni sıkıştıran bütün seslere kulak tıkamamı,  bütün görünmez hallerimle orda olmamı onların bana seçtiği kimlikleri en güzel hali ile taşımamı istediler. Taşıdım. Çok da güzel taşıdım. Hep çok başarılı oldum. Derslerim, okumalarım, arkadaş ilişkilerim, büyüklerime saygı küçüklerime sevgi konusunda gerçek bir idol oldum. Herkesin parmakla gösterdiği başarılı çocuk; saygısını esirgemeyen, mahallede yaşlı insanların poşetine koşan, annesi hasta olunca başına patates bağlayınca geçeceğini bilen bir çocuktum ben. Ama benim meyvelerim çürümeye devam ediyordu. Ve benim bağlayınca geçecek bir dermanım olmadı. Yavaş yavaş edebiyat girdi hayatıma. Biyolojik ev arkadaşlarımın bana empoze ettiği matematik zekamın ne kadar da yapay ne kadar da işlevsiz ve kalbime asla dokunmayan yanını keşfettim böylelikle. Okumaya başladıktan sonra içimdeki meyvelerin bir metafor olmadığını, benim delirmediğimi, hissettiğim duyguların gerçek dışı olmadığını, benim bir ruhum olduğunu öğrenmeye başladım…

Sonra büyüdüm. Meyvelerim içimde, köklerim heybemde… Köklenemeyeceğimi, meyvelerimin içimde çürüyerek beni de yok edeceğini kabul etmeye başladığım dönem, doğduğum evde bana ait bir toprağın olmadığını hissettim. Ve ben en çok ihtiyaç duyduğum zamanda elimde siyah bir valizle evimi aramaya yola koyuldum.

Az gittim, uz gittim, dere tepe düz gittim. Cadılar, büyücüler, devler, tek gözlü yaratıklar, karanlıktan gelen zebaniler yalnızca kitaplarda olur sandım. Ben hayatımda hepsi ile tanıştım. Meyvelerim içimde, köklerim heybemde… Beni bilirlerse, içimdeki meyve bahçesini görürlerse insafa gelirler, bana bir avuç toprak verirler sandım. Bilemedim ki… Benim köklerimin sahipleri beni görememişken bambaşka yerlere heybemi nasıl çözerim..

Ait hissetmeme duygusu ile savaştım bir süre. Başarı ile sevilmedim, çok düşündüm kabul görmedim… Sonra içimde yarattığım koskoca devasa ütopyanın aslında ne kadar sahte olduğunu ne kadar gerçek dışı olduğunu anladım. Meyvelerim içimde köklerim heybemde koca bir ömrü koca bir gençliği en tatlı çocukluğu en heyecanlı anları bir varsayım için yok ettim…

Şimdi evim neresi bilmiyorum. Kaçmak istediğimde nereye kaçılır bilmiyorum. Meyvelerim içimde yaşam umudunu yitirdi, köklerim en verimli toprağın kalbim olduğunu keşfetti. Kalbimi duymayalı hayli zaman olmuş , aslında itiraf etmek gerekirse tanışmamışız bile. Ama ben hala nasıl istenir bilmiyorum. Bir handa misafir olmak istesem “burada biraz kalabilir miyim, karnım aç, biraz uyumam gerek” demeyi bilmiyorum. Çünkü bunlara ihtiyaç duymam gerektiği hiç öğretilmedi. İnsanın evini, yurdunu ihtiyaçları belirlermiş bana öğretilmedi. Benim olmayan dallarım gasp edildi. Daha kök salamamışken dallarımı yuva yapmak istedim insanlara. Kökleri içimi dele dele , köklerimi görmeden insanlar talan etti.

Şimdi hasar büyük. Ama kalbim bizimle. Köklerimin en kıymetli toprağı kalbim. Ben kalbime kök saldım. İnsan bir gün evine dönmek ister. Ben bugün kalbime döndüm… Meyvelerimin hala orda olması umudu ile…

Hayat bir şekilde yolunu bulur…