Sen ameliyat olduktan bir gün sonra 8 Mart’tı. İstanbul’a geri döndüm. Eyleme gittim, çığlık attım. Bütün eylem boyunca sadece avazım çıktığı kadar bağırdım. Döndüğümde yoğun bakımdan çıkmıştın.

Şubat ayında bir mahallenin içine daldım, ana caddesi olduğunu bilmeden yürüdüm yukarı doğru. Yolu tırmandım, küçük küçük yan yana birçok dükkanın önünden geçtim. Soldan bir sokağa daldım, yürümeye devam ettim, bu sefer yokuş aşağı. Evler daha eski göründü gözüme. Sağımda bir kapı vardı, kemerli. İçine girdim, pek uzun olmayan, bir diğer sokağa geçiş olarak kullanılan merdivenli bir yola. İki yanında duvarlar, duvarlar grafiti, yazılar ve afişler ile dolu boylu boyunca... Bir sürü kedi, yerlerde mamalar, var. Yolun sonundaki kapıya yaklaştığımda oturdum merdivenlerin üstüne. Ağladım, ağladım, ağladım. Yüzüme bakmak için telefonumun ön kamerasını açtım, gözlerim şişti. Bir önceki akşam da çok ağlamıştım.
Gözlerimi saklamamın imkanı yok, davul gibiler.
Kalktım ayağa, çıktım diğer kapıdan sağa döndüm, yürüdüm. Ana caddeye tekrar çıktığımı farkettim. Karşımda bir kafe vardı, oturdum oraya. Kalabalık değildi, güneşliydi hava. Açtım bilgisayarımı, ekrana bakmaya başladım. Garson bana peçete verdi, çay getirdi. Ağlamam dinmiyordu, artık neye ağladığımı hatırlamayacak kadar çok ağlamıştım bir önceki gece.
………………………..
Hasta olduğun haberini nerede, ne zaman aldım? Hatırlamıyorum, aklımın ve zamanın bulanıklaşmaya başladığı zamanlardı. İlk halamla mı konuştum, yoksa dayına mı aitti o ses? Kimdi bana haber veren? Bir hafta önce Mudanya’daydım, iyiydin sen. Hayır değildin, tuhaftı her şey. Sokakta buluştuk. Nefes nefeseydin yanıma geldiğinde. Geç kalmıştın, buluşma saatimizi geçirmiştin.
Oy Ceren çok yürüdüm, yedi kere buranın etrafını turladım, dalmışım.
Bir kıraathaneye oturduk, hava güneşliydi, dışarıda ağaçların altındaydık. Kahve söyledik iki tane. Sana bir soru sordum. Sessizce uzaklara baktın, sonra başını aşağı eğdin, fincan tabağının altındaki yazıyı okudun, “Made in China”.
Baba beni duydun mu?
Sorumu yanıtlamak istemediğini düşündüm. “Hadi kalkalım”, dedim. Bu aralar başının çok ağrıdığını söylemiştin. Beşiktaş’a, kardeşimle buluşmak için stadın oradan aşağı yürürken, her şey aklıma gelmeye başladı. İyi değildin, senin için hastaneden randevu almaya çalışıyordum.
………………………..
Hastane tuvaletindeyiz, aynadan kendine bakıyorsun, ben ellerimi yıkıyorum. Arkamda, aynaya, kendi yüzüne bakıyorsun, kulak çubuğunu kulağına sokmuş, en dibe kadar zorluyorsun. “Kanatacaksın, yeter” diyorum.
Başım çok ağrıyor.
Biliyorum, hadi gel uzanalım. Yatağına yatırıyorum, hemşireye söylüyorum. Bir gün hastane koridorunda yürüyoruz kolkola, hemşire masasının önünde durup, kadına uzun uzun bakıyorsun.
Buyrun beyefendi bir şey mi söyleyecektiniz?
Mehmet Ali Aydınlar’ı tanıyor musunuz?
Hayır tanımıyorum…
Bir süre daha bakıyorsun hemşirenin suratına.
Pardon, karıştırdım galiba.
Her şey birbirine dolanmaya başladı. Cümleler arasında geziniyoruz birlikte. Kim kimdi, neredeyiz, burası Ankara mı? Geçmişten gelenler ve geçecekler…
En sevdiğin şehre gidiyoruz, son zamanlarını sevdiğin şehirde, hastanede ve yollarda geçiriyoruz. Haftanın üç dört günü kardeşimle dönüşümlü İstanbul – Ankara arası yolculuk yapıyoruz. Tren raylarının üzerinde, tepemde bir ışık, önümde bilgisayar yazıyorum sadece. Önce fabrikalar, sonra ağaçlar, göller, dereler, il sınır tabelaları, sonra müziğe karışıyorum ve uykuya dalıyorum. János Bálint ve Nóra Mercz’in Romantic Music for Flut and Harp klasik müzik albümünden Piece en forme de habanera ravel’ini defalarca dinliyorum. Her hafta, yollarda, aynı yerlerden geçerken kulağımda defalarca çalan bu parça kulağımın içine sızarak gerçekliğe sıkıca tutunmamı sağlayan şeylerden biri. Sanki her şey olması gerektiği gibi, rüya gibi… Gözlerim yavaş yavaş kapanıyor, günler geçtikçe daha da yaklaştığını hissediyorum.
Kediler çoktan gölgeye çekilmişti.
Ankara Bilkent Şehir Hastanesi, yaklaşık 17 bin personeli ile ayda 550 bin ile 600 bin arasında hastaya hizmet veren, çevresi ilaç şirketlerinin yüksek katlı plazaları, ecza depoları ve Sağlık Bakanlığı’na bağlı birimleri ile çevrili koca bir ölüm çukuru gibi... Ameliyat bitti, ameliyathaneden çıkardıklarında sedyenin üzerinde gördüm seni, bedenin titriyordu, ağzındaki tükürüğü temizledi halam. Sen baygın yatarken tekrardan röntgen odasına götürdük seni. Beyninin neredeyse %85’ine yayılmış Glioblastoma türündeki tümörü büyük oranda temizlediğini söyledi cerrah, teşekkür ettim kendisine ve bir daha görmedim onu. Nöroloji kapısının önünde budanmış tek bir ağaç var ve kuşların sesini duyuyorum.
Sen ameliyat olduktan bir gün sonra 8 Mart’tı. İstanbul’a geri döndüm. Eyleme gittim, çığlık attım. Bütün eylem boyunca sadece avazım çıktığı kadar bağırdım. Döndüğümde yoğun bakımdan çıkmıştın.
Nasıl oldu her şey, zaman ne çabuk geçti, boyun boyuma ne zaman değdi, sormayalı hayli olmuş.
Kulak çubuğunu parmaklarının arasına alıp başını yavaşça aynadaki gözünün hizasına getirir, gözlerin gözlerinle buluştuğu an çubuğu kulağının içine sokar ve dakikalarca kurcalardın. Dinmeyen bir baş ağrısıydı, artık içi yanan kocaman, zımbalı bir kafan var… Günde iki defa gelen serumlar, tıkanan damar yolları -yeniden ve yeniden bulunup açılan- gözleri gülmek için yaratılmış fakat birazdan boğazını kesecekmiş gibi bakan nutku tutuk hemşirelerin nöbet saatlerinin sonsuzluğu, tek katlarda durmayan hıncahınç dolu asansörlerin içindeki tek terlikli hasta yakınları, düşmesin diye kocasının paltosunu sımsıkı tutan o kadın…
Bırakma teyze, kaçmasın!
Asansörde gülüşmeler...Uyudun.
11 Nisan. Odadan apar topar çıkardılar refakatçileri, içeride sen kaldın. Doktor girdi içeri. Yan yatağında doğuştan kör ve iki yıldır kolon kanseri olan adamın eşi:
Ceren, öldü…
Ağlamaya başladı, 3. kat onkoloji koridorunda. Yere çöktük Seherle, sarıldık ve ağladık dakikalarca.
Kardeşimle amcam geldi. Kalktım yerden ve odaya girdim. Boş gözlerle ne olduğunu anlamaya çalışıyordun, hissettiğini anladım, nefes alamıyordun, oksijenini taktım burnuna ve portakal doğradım sana. Dizlerini temizledim, pijamalarını değiştirdim.
Seni seviyorum yavrucuk!
Nöbeti kardeşime devrettim. İstanbul’a dönmek için tren garına gittim.
12 Nisan. Sabah Gökçe aradı.
Ceren, öldü…
Aylarca bugünün geleceğini bekledim, hep yaşayacağını düşünerek. Yemeklerine zerdeçal ekledim, zamanın sigarasız nasıl geçeceğini düşünürken sen. Ölmeden önce aşık olduğunu söyledin ve iyi bir baba olamadığını. Toprağını açarken mezarının sol tarafında Said Nursi tarikatından kardeşlerin, sağ tarafında feminist yoldaşlarım, akrabaların, annem ve aşık olduğun kadın...
Çürümenin Kitabı kitabıma n’aptın? Neden yalan söyledin kendine? Neden ittin beni yere inançsızlığımla başbaşa kalınca? İstanbul’a döndükten sonra her gün o mahalleye girip, o yokuşu tekrar, tekrar ve tekrar çıktım. Aynı dükkanların önünden geçtim. Aynı kafeye defalarca gittim, oturdum. Garson defalarca çay ve peçete getirdi bana. Hastanelere gitmek için defalarca bahane uydurdum kendime. Dünyanın karasına çuvallarla ölülerini sırayla atan cüceler gördüm rüyamda. Sokaklardan bir kedim oldu, adına Gece dedim, her gece aynı saatte buluştuk parkta. Bir gece Gece gelmedi, yengemi düşündüm, kuru fasülyesini, çörek otunu. Biricik yengem değişik adam derdi senin için ve siz gibi oğlanların ağzının payını verirdi, Kahta’yı özlerdi, dilinden de düşürmezdi.
Dans etmeye başladım. Bastım taconlara ve golpelere. Tellere tutundum, amooouuuur diye cıyak cıyak bağıranların seslerinde kaybolmayı öğrendim. Hatırlamak için yazdım ve istedim unutmamak, duyduğumu yeşerttim, çoktandır bilerek bilmek istemediklerim için.

