Vahşiliğin ortasında “yaşamak istiyoruz” – Fulya Dağlı

Şiddetten ve savaştan uzak, eşit ve özgür “yaşamak istiyoruz”. Yaşamak istediğimiz dünyayı kurarken, şarkılar ikinci kez doğruyu söyleyecek, biliyoruz: “Bu adamlar vahşiliğin ortasında acı içinde kaybolup gidecekler”

Vahşiliğin ortasında “yaşamak istiyoruz” – Fulya Dağlı

Bu dünya, bazı adamların dünyası ve o eski şarkı sözlerindeki gibi romantik değil.* Görüyoruz.

Bu adamlar arabalar yaptılar, arabaların üstünden geçebileceği duble yollar yaptılar. Yolları birbirine bağlamak için dev gibi üçüncü köprüler yaptılar. Bazı yolları sınırlarla ayırdılar, sonra sınırlardan geçsin diye içi silah dolu tırlar yaptılar, zırhlı tanklar ve S-400’ler yaptılar. “Biz yolları aşalım” diye yazdı şarkılar, oysa bizi yersiz-yurtsuz bırakıp yollara düşürdüler. Ne orman kaldı nefes olmaya, ne hayvan kaldı yoldaş olmaya, ne insan kaldı ses olmaya.

Bu adamlar uzun raylı sistemler yaptılar. Dağları dolaşan, suların altından geçen trenler yaptılar bu adamlar. Kıymetli madenler aradılar taşımaya ve dağları deldiler kıymetli madenler için, dağları sattılar. “Ağır yükleri taşımak için” diye yazdı şarkılar, oysa rayları kanlara buladılar, garlarda canlarımızı aldılar. Kendi rantlarıyla doldu trenler, bu ağır yükleri omuzlarımıza yığdılar.

Bu adamlar elektrik lambaları yaptılar. Büyük işletmeler için diğer adamlara enerji sistemleri kurdular. Bu enerji sistemlerini işletecek başka işletmeler kurdular. Onların borçlarının faturasını bize kestiler sonra. “Bizi karanlıktan çıkarmak için” diye yazdı şarkılar, oysa günden güne artan zamlarla bize gün yüzü göstermediler. Ekonomik krizleri derinleşirken, gözlerimize perde indirdiler.

Bu adamlar suda gidebilmek için sandallar yaptılar. Botlar, vapurlar ve gemiler… Büyük deniz üstleri yaptılar. Zorla yerinden ettiklerini denize sürdüler sonra. Çizdikleri sınırlara yaklaşmasınlar diye yaptıkları botlara almadılar insanları. Bu insanlar var diye botları devirdiler okyanuslarda. “Nuh’un gemisi gibi” diye yazdı şarkılar, oysa cansız bedenlerimizi kıyıya vurdular. Sınırlarıyla dilimizi, tenimizin rengini düşman ettiler birbirine yine de onlarla aynı gemide olmadık.

Sonra küçük bebekler geldi akıllarına bu adamların. Onları kız ve oğlan çocukları yaptılar, daha sonrasında kadınlar ve erkekler olsunlar diye. Oyunlarını ayırdılar, bedenlerini biçimlendirdiler, huylarını belirlediler, onlara ayrı vasıflar yüklediler. Daha sonrasında biri diğerini denetlesin diye. Savaşmak için askerler yaptılar ya da askerler doğurması gereken anneler. Bazı çocukları erkenden sokakta yaşattılar, bazılarının emeğine erkenden göz diktiler, bazılarını erken yaşta zorla evlendirdiler, bazılarını erken yaşta öldürdüler. “Çocuklar mutlu olsun” diye yazdı şarkılar, oysa mutlu olacakları bir gelecek bırakmadılar çocuklara. Hiçbir sorumluluk almadılar sonra, ucu bu adamlara her değdiğinde “af” çıkarmaya çalıştılar.

Yapabilecekleri her şeyi yaptıktan sonra parayı yaptılar. “Diğer adamlardan satın alabilmek için” diye yazdı şarkılar. Bozuk saat bile günde iki kez doğruyu gösterirmiş. Bu ilkiydi. Ya kadınlar? “Kadınlar olmadan hiçbirini yapamazlardı” diye yazdı şarkılar, oysa kadınların var olmalarının önündeki en büyük engel oldu bu adamlar. Minareyi çaldıkları için kılıfını oradan uydurmaya başladılar: “Kadın erkek eşitliği fıtrata ters!”.

Bu adamların dünyasında kadın tüm emeğini, üretimini, bedenini, varsa çocuklarını ve yaşamını fedakârca bu adamların önüne sunmalı. Bu adamların refahı için aileyi ve devleti ayakta tutan olmalı. Aksi halde erkek şiddetiyle haddi bildirilmeli.

Erkek şiddeti tek başına yetmediğinde bu adamlar aileye tutundular. Toplumsal cinsiyet eşitliğini ilke olmaktan çıkardılar. Boşanmanın engellenmesi komisyonları kurdular, kadınların nafaka hakkını gasp etmeye çalıştılar.Erkek şiddeti ve kadın cinayeti faillerini etkin yargılamadılar, cezasızlık rejimi ile ödüllendirdiler. Tüm devlet kurumlarını kadın düşmanlığıyla biçimlendirdiler. Kadınları, erkek şiddetinden koruyan 6284 sayılı kanun ve İstanbul Sözleşmesi’ne karşı savaşlar, cihatlar ilan ettiler.

Bu adamların tüm yaptıkları ne kadınları zapt etmeye ne de dünyalarını devam ettirmeye yetti. Böyle zamanlarda da gerçek savaşlar başlattılar. Bu adamların savaşında sınırın her iki yanında siviller ölüyor, yaralanıyor, zorla yerinden ediliyor. Kadınlar Hevin Khalaf gibi hedef gözetilerek ya da diğer kadınlar gibi hedef gözetilmeksizin öldürülüyor. Kadınlar yükselen şiddete, baskı ve saldırılara karşı hayatta kalmaya çalışıyor.

Çünkü bu adamların savaşı erkek şiddetine ve kadın düşmanlığına dayanıyor, tıpkı rejimleri gibi. Öyle ki savaş nidalarıyla nafaka hakkına saldırıları birlikte büyüyor. Sözde mağduriyetler, paralı askerler üzerinden ajite ediliyor: nafaka talep edenin vatan haini ilan edilmesi an meselesi. Bir adam da çıkıp yeni yargı paketinde bu “mağduriyeti” gidereceğini söylüyor.

Biz çoktan bu adamların savaşa, erkek şiddetine, kadın düşmanlığına ve hep ırkçılığa dayanan dünyasını reddettik. Savaşın, faşizmin, ırkçılığın ve kadın düşmanlığının nasıl iç içe geçtiğini hep söyledik. Şimdi savaş naraları altında sınırın bir yanındaki kadınlar ve çocuklar yerlerinden edilip öldürülür ve öbür yanındaki kadınlar yine öldürülürken, bütün bunların haklarımızı ve hayatımızı savunma mücadelemizi daha da kriminalize etmek için kullanılmasına elbette izin vermeyiz. Reddiyemizde ısrarcıyız: Eşitlik ve özgürlük talebimizden vazgeçmiyoruz. Hayatımıza ve haklarımıza; nafakaya, İstanbul Sözleşmesi’ne, 6284 sayılı yasaya, kreş hakkımıza, nafakaya karşı saldırılar kimin yararınaysa savaş da onun yararına, iyi biliyoruz. Emeğimizin karşılığını ve özgürlük talep ediyoruz. Hem savaşın hem kadın düşmanlığının yalanlarla perdelenmesine karşı her yerde hakikati savunuyoruz. Bedenlerimiz ve cinselliğimiz üzerindeki erkek denetimini tanımıyoruz. Bu adamların savaşına da, savaşın körüklediği erkek egemenliğine de itaat etmiyoruz.

Şiddetten ve savaştan uzak, eşit ve özgür “yaşamak istiyoruz”. Yaşamak istediğimiz dünyayı kurarken, şarkılar ikinci kez doğruyu söyleyecek, biliyoruz: “Bu adamlar vahşiliğin ortasında acı içinde kaybolup gidecekler.”

  • Yazı boyunca “ This is a man’s World” şarkısına atıf yapılmaktadır

Yorumlar