Size kahve yapayım mı? – Özge Çıngay

Bekir Amca’yı babam öldükten üç gün sonra bir bankamatik kuyruğunda tanıdım. Sonbaharın gelip gelmemekte kararsız kaldığı günlerden biriydi.

Size kahve yapayım mı? – Özge Çıngay

Bekir Amca’yı babam öldükten üç gün sonra  bir bankamatik kuyruğunda tanıdım. Sonbaharın gelip gelmemekte kararsız kaldığı günlerden biriydi.  Bankamatikler, zamanın ölmesini, bakımından usanılmış umutsuz bir hastanın başındaki yorgun ve çaresiz akrabalar gibi bekleyen emeklilerin banklarını  doldurduğu küçük parka sırtlarını vermiş, omuz omuza misafirlerini ağırlıyorlardı. Sadece iki durumda; bir aşık olunca, bir de derin bir keder içindeyken olduğu gibi zemin ayaklarımın altında kayganlaşmış halde yürüyordum. Gülüşen, sohbet eden insanlar yanımdan ağır çekimde geçiyorlardı. Benden başka herkes nasıl da mutluydu! Babaları ölmediğine göre ne dertleri olabilirdi ki!

Bekir Amca, tam bankamatiklerin önünden geçerken elini uzattı bana. Daha doğrusu; tam bankamatiklerin önünden geçerken bileğinde babamınki gibi tek kat kıvrılmış lacivert bir polar görünen bir el uzandı bana. Böyle demem gerekir, çünkü  henüz o elin sahibinin Bekir Amca olduğunu bilmiyordum. Bankamatikten çektiği parayı cebine koyarken bastonuna sahip olmanın, üstüne bir de dengede durabilmenin hayli zor olduğu bir yaştaydı. Bu yüzden hafifçe sendelemiş ve en yakınındaki bana elini uzatıvermişti. Uzattığı eli tutup, birkaç adım atmasına yardım edince: “Karşıya geçmeme yardım eder misin kızım?” dedi. Yorgun eliyle tutundu koluma. Karşıya geçince, içinde tatlı bir minnet büyüttüğü gözleriyle baktı: “Sağ ol kızım.” Bekir Amca’nın ağzından çıkan bu iki kelime, sanki kendilerine yeni bir yuva arıyorlardı da gelip kalbime kondular. Doğum günlerinde ona aldığım gömlekleri deneyince, evin içinde kaybettiği gözlüğünü bulup ona verince, kartpostal usulü devam ettirdiği ‘Bayramınızı kutlar, gözlerinizden öperim’li telefon mesajlarını yazmayı beceremeyip bana yazdırınca babam da böyle derdi: ‘Sağ ol kızım.’ Onunla yoldaşlığımız burada bitebilirdi; keder, birazcık hafiflemek için insana olmadık şeyler düşündürtmeseydi. ‘Nereye gideceksiniz? Yardım etmemi ister misiniz?’ deyip cevap beklemeden tutması için uzattım kolumu. ‘Nüfus kağıdı eskidi kızım,’ dedi koluma girerken. Tam doksan yıllıkmış nüfus kağıdı. Bekir’miş adı. Emekli bankacıymış. İki çocuğu varmış, her gün ararlarmış ama ne yapsınlar’mış çocuklar, evli barklılarmış, hem başka şehirdeymiş biri. Bakıcısı varmış Bekir Amca’nın. Annesi hastalanmamış mı köyde onun da! Üç günlüğüne yalnız bırakıp gitmiş Bekir Amca’yı. Gidecekmiş tabii kadıncağız, esir değilmiş ya. Bugün, ikinci günüymüş yalnızlığının. Sıkılmış o da, koltuklarla mı bakışsaymış bütün gün? Biraz da meyve almak istemiş şu köşedeki manavdan.

Manava gelince bir sandalye istedim, oturttum onu. Gerek yok, dese de dinler miyim? Nefes nefese kalmıştı yürümekten. Alacaklarını aldım. Poşetler elimde gittim yanına, “Hadi gidelim Bekir Amca”. “Siz zahmet etmeyin, bizim çocuk tanıyor amcayı, götürüverir şimdi,” demesin mi manav! Manav kılığında, kötü Türk dizi karakteri seni! Sinsilikle, entrikayla ayıracak beni Bekir Amca’dan! İçimden, “Yok yaa!” dedim, dışımdansa “A yok, ben o tarafa gidiyorum zaten, hiç sorun değil”. Kimse engel olamasın diye kolundan tuttuğum gibi hızlıca kaldırdım sürpriz tesellimi. “Bak, şu apartmanın ikinci katı, berber var ya, onun üstü, ben giderim kızım,” diye evini gösteriyordu bana o da. Ah bu nezaketler, bana kıyamamalar… Babam da olsa kelimesi kelimesine bu cümleleri kurardı. “Nasıl söz onlar, bırakır mıyım hiç sizi?” dedim. Artık zaman, mekan mefhumunu kaybetmiştim. Onu on dakika önce tanıdığıma beni kimse inandıramazdı. Babamın, karşı koymaya gücünün yetmediği ısrarlar karşısında yaptığı gibi başını yana eğdi, “Peki,” dedi. İçinden nasıl seviniyordu kim bilir. Sevilmek kime iyi gelmez, hangi yarayı iyileştirmezdi ki!

Evin kapısına geldiğimizde, bastonuna tutunarak anahtarını çıkardı cebinden. Bir yandan kapıyı açarken bir yandan bana döndü. “Yordum kızım seni, çok teşekkür ederim”. Demek gideceğimi sanıyordu. “E, aşk olsun,” dedim, “Kim yerleştirecek bu poşetleri?”. Ayakkabılarımı çıkarıp, ondan önce girdim eve. Sonra onu aldım. Bastonunu duvara dayadım. Sadece yaşlıların evinde olan ahşapla huzur karışımı o koku vurdu burnuma. Oymalı, geniş koltuklarla, içine artık benden ve Bekir Amca’dan başka kimsenin evinde istemediği ansiklopedilerin dizildiği vitrinle, üstü evlat ve torun resimleriyle süslenmiş sehpalarla ağzına kadar dolu salona götürüp karşılıklı duran iki berjerden birine oturttum onu. Diğerine geçip oturdum. Uzun zamandan beri bu kadar şefkat görmemiş olan gözleri şaşkınlıkla bakarken patlatıverdim: “Size kahve yapayım mı?”. ‘Kızım ben içemiyorum pek…’ derken fırlayıverdim yerimden. Zahmet vermeme telaşına düşmüştü yine anlaşılan.

Derli toplu mutfakta fazla aramadan buldum cezveyi, fincanları ve kahveyi. Demek temiz bir kadındı bakıcı. Derin bir oh çektim. “Şeker kullanıyor musun Bekir Amcaaa?” diye seslendim içeri. Cevabı duymadım. Babamın sevdiği gibi tek şekerli bir kahve hazırladım. Kahvesini verip yerime oturdum. Salonda, koltuklarda öyle bir hava vardı ki burada hep o eski ve huzur veren kelimelerle konuşulmalıydı sanki. Rikkat, letafet falan denmeliydi.

Kahvesinden bir iki yudum aldıktan sonra biraz uzanmak istediğini söyledi. Ne güzel sohbet edecektik, ama yaşını unutuyordum adamcağızın. Dinlenmesi gerekiyordu elbette. Uzanmasına yardım edip, koltuğun köşesinde katlanmış duran kırmızılı yeşilli battaniyeyi örttüm üstüne. “Ne pişireyim akşam için size?” dedim battaniyeyi ayak uçlarına sıkıştırırken. Hafifçe kapanmış olan yorgun gözleri şaşkınlıkla açıldı. “Dolapta yemeğim çok, bakıcı gitmeden yaptı kızım,” dedi. “Peki, o zaman siz uyanınca dolaptakileri ısıtırım.” Derin bir nefes aldı ve utana sıkıla itiraf etti o zaman: “Ben birisinin yanında uyuyamam yavrum. Seni çok yordum bugün. Hadi sen işlerinden kalma artık.” İçimdeki kızgın alev topunu birazcık soğutan teselli saatleri bugünlük sona ermişti demek. “Peki,” dedim buruk bir sesle, “Yarın sabah taze ekmek alır gelirim o zaman”. Günün yorgunluğuyla daha fazla dinleyecek hali kalmamıştı Bekir Amca’nın. Yavaşça kapattı gözlerini. Kapıyı çekip çıkarken “Demek birisinin yanında uyuyamıyor. Peki bakıcısı varken?” diye sesli düşündüm ve bakıcıya karşı en son ortaokulda İngilizce öğretmeninin defterine sürekli ‘Wonderful!’ yazıp kalpler koyduğu Bilge’ye hissettiğim cinsten bir kıskançlık yükseldi içimde.

Ertesi sabah erkenden uyandım. Salondaki kanepede uyumuşum üzerimdekilerle. Günlerdir gözümü açınca beliren kopkoyu karanlık azıcık aralanmış mıydı ne? Üstümü değişmek istedim üç gündür ilk kez. Fırından sıcak ekmek alıp, gidip çay yapacaktım Bekir Amca’ya. Evden çıktım, fırına uğradım. Alabildiğim en taze ve sıcak ekmek elimde yürürken rüzgar üç gündür ilk kez “Yeniden dönebiliriz güzel günlere,” diyen eski sevgili fısıltılarıyla esti yüzüme. İki kat merdiveni çocukluğumda yaptığım gibi ikişer ikişer çıkıp zili “Sıcak ekmekle biz geldiiik!” tonlamasıyla çaldım. Bu kadar beklemek normaldi tabii. Ne de olsa hala yalnızdı adamcağız ve kapıya gelmesi uzun sürecekti. O zaman bir kere daha “E hadiii, ekmek soğuyor!” tonlamasıyla bastım zile. Zilin iki cümlesine de cevap yoktu. Nasıl olurdu bu, iki gün üst üste dışarı çıkamazdı ki. Nereye gidecekti sabah sabah? Ekmek alacağımı da söylemiştim üstelik. Kapının önüne çöktüm önce. Zili çeşitli dillerde çeşitli cümle tonlamalarında defalarca çaldım aralıklarla. Dışarı çıktım, aşağıdaki berbere, dün gittiğimiz manava sordum uğradı mı diye. Yok, hiçbirine gitmemişti. Elimde buz gibi olmuş ekmekle defalarca aynı yerlerden geçerek koşup duruyordum sokaklarda. Varacağım bir yer yoktu. Artık emindim. Dün yattığı uykudan uyanmamıştı Bekir Amca. O kırmızı yeşil ekose battaniyenin altında öyle kaskatıydı şimdi. Belki de kalkmak istemişti. Tam battaniyeyi yarım açmışken zalim bir kriz yakalamıştı kalbinden. “Ah, keşke izin vermeseydim gitmesine,” diye düşünmüştü benim için son anlarında. Sonra eli battaniyede, öylece katılm… Aaa, hayır! Acıların böyle üst üste gelmesi ayıp bir şeydir ve hayat üç gün arayla birine böyle şeyler yapmamalıdır. O yüzden belki de sadece fenalaşmıştır. Peki, ben neden böyle boşa vakit geçiriyordum? Telefonumu çıkardım. Az sonra Bekir Amca’nın dün bana lacivert polarlı bileğini kaldırarak gösterdiği evinin önünde ambulans sirenleri yankılanıyordu. Tabii bir de polis arabası. Felaket havalarına bayılan kalabalık da yerini almıştı sahnede. Arabadan inen iki polis benim sabah yaptığım gibi merdivenleri ikişer ikişer çıkıp üstünde altın renkli bir plakada kocaman harflerle Bekir Taşkın yazan kapının önünde durdular. “Bi’ çalalım bakalım,” dedi biraz daha baskın bir karakter olduğu belli olan yuvarlak yüzlüsü. Kapıyı kırarak açmaktan bir önceki aşamadan söz ediyordu. Dostlar alışverişte görsün, diye amaçsız bir çalış işte… Zile basarken bir yandan da hafifçe eğilmiş, ağzını kapı aralığına vermiş, ‘Bekir Beey, Bekir Amca’ diye sesleniyordu. Bir çift terliğin sürünme sesi geldi önce. Sürünen terlikler kapıya yaklaştı, yaklaştı. Sonra terlikler kapının kilidini çevirdiler iki kez. Kapıyı ağır ağır açtı kahverengi terlikler. Terliklerden yukarı sırayla gri eşofmanlı zayıf bir çift bacak, olayları başlatan lacivert bir polar ve solgun, şaşkın, korkmuş bir adet doksan yıllık yüz bize bakıyordu. ‘Ohoo ne yaptın amca, korkuttun bak bunca insanı!’ dedi yuvarlak yüzlü çokbilmiş polis. ‘Niye açmadın hanıma kapıyı?’ Yavaşça kolundan çekti Bekir Amca polisi. İçeri aldı. Kulağına eğildiğini gördüm. Polis dışarı çıktı. Bir eliyle kapıyı kapatırken “Hanımefendi,” dedi, “Amcamızı bir daha rahatsız etmeyelim, olur mu?”

Yorumlar