Kadınlar: Kast mı, sınıf mı, ezilen cins mi? – Evelyn Reed

Kadınların ezilmişliğinin kaynağı nedir? Kadınların bir kast ya da sınıf oluşturduklarına inananlar, asıl düşmanın kapitalizm değil erkekler olduğu so

Kadınlar: Kast mı, sınıf mı, ezilen cins mi? – Evelyn Reed

Kadınların ezilmişliğinin kaynağı nedir? Kadınların bir kast ya da sınıf oluşturduklarına inananlar, asıl düşmanın kapitalizm değil erkekler olduğu sonucuna varmaktadır. Bu görüş, kurtuluş mücadelemizde hatalı bir stratejiye yol açmaktadır.

Kadın kurtuluşu mücadelesinin yeni evresi uzun yıllardır önceki yüzyılın feminist hareketinden daha yüksek bir ideolojik düzeye ulaşmıştır. Günümüzde hareketin birçok üyesi kapitalizm hakkındaki Marksist analize saygı duymakta ve Engels’in kadınların ezilmişliğinin kökenleri konusundaki klasik açıklamasını desteklemektedir. Bu ezilmişlik ailenin, özel mülkiyetin ve devletin üzerinde yükselen sınıflı toplumun gelişmesi içinde ortaya çıkmıştır.

Ancak Marksist görüşler hakkında, kendilerini radikal ya da sosyalist olarak gören kimi kadınların teorik anlamda yoldan çıkmasına yol açan kimi önemli yanlış anlamalar ve hatalı yorumlar mevcuttur. Bu kadınlar, kadınların daima çocuk yetiştirme fonksiyonları tarafından engellenmiş oldukları mitinden etkilenerek, kadınların ezilmişliğinin kökenlerini, en azından kısmen, biyolojik cinsel farklılıklara atfetme eğilimi göstermektedirler. Gerçekte ise bu durumun nedenleri niteliksel anlamda kesinlikle tarihsel ve toplumsaldır.

Bu teorisyenlerin kimileri kadınların özel bir sınıf ya da kast oluşturduklarına inanmaktadır. Söz konusu tanımlar sadece Marksizmin görüşlerine yabancı değildir; aynı zamanda kadınların asıl düşmanının kapitalist sistem değil de erkekler olduğu yolundaki hatalı sonuca yol açmaktadır. Bu inanışı sorgulamayı öneriyorum.

Kadınların değersizleşmesinin ortaya çıkışını açıklayan Marksist yöntemin bulguları aşağıdaki önermelerle özetlenebilir:

Birincisi, kadınlar daima ezilen ya da “ikinci” cins değillerdi. Antropoloji ya da tarih öncesi çalışmaları bize tersini söylemektedir. Kadınlar, kabile kolektivizmi dönemi olan ilkel toplum boyunca,  erkeklerle eşittiler ve erkekler tarafından da böyle kabul edildiler.

İkincisi, kadınların gerilemesi anaerkil klan komününün dağılması ve onun yerini patriarkal aile, özel mülkiyet ve devlet iktidarı kurumlarıyla birlikte sınıflı toplumun almasıyla çakıştı.

Kadınların toplumsal konumundaki bu alt üst oluşu yaratan kilit faktörler, bir avcı toplayıcı ekonomiden tarıma, hayvancılığa ve kentsel zanaatlara dayalı daha yüksek bir üretim tarzına geçişle birlikte ortaya çıktı. Cinsler arasındaki ilkel iş bölümünün yerini daha karmaşık bir iş bölümü aldı. Daha yüksek emek üretkenliği öncelikle iç farklılaşmalara ve daha sonra da toplumun çeşitli katmanları arasında derinleşen bölünmelere dönüşen büyükçe bir artık ürün ortaya çıkardı.

Erkeklerin büyük ölçekli tarım, sulama, inşaat ve hayvancılık projelerinde oynadıkları yönetici roller sayesinde, bu artık servet yavaş yavaş kendi özel mülkiyetleri olarak bir erkekler hiyerarşisi tarafından mülk edinildi. Bu da, erkeğin mülkünün yasal mülkiyetini ve mirasını düzenlemek üzere evlilik ve aile kurumlarını gerekli kıldı. Karılar, tek eşli evlilik yoluyla, servetini miras bırakacak meşru oğullarını güvence  altına alan kocanın tam denetimi altına sokuldu.

Erkekler toplumsal üretim faaliyetlerinin çoğunu ele geçirirken ve aile kurumunun yükselişi ile birlikte, kadınlar kocalarına ve ailelerine hizmet etmek için evlere döndürüldüler. Daha sonra din tarafından kutsanan özel mülkiyet, erkek egemenliği ve baba ailesi kurumlarını güçlendirmek ve yasallaştırmak üzere devlet aygıtı ortaya çıktı.

Kadınların ezilmişliğine dair Marksist yaklaşım kısaca budur. Kadının tabiiyeti bir cins olarak herhangi bir biyolojik farklılıktan kaynaklanmamıştır. Bu tabiiyet, anaerkil gen ya da klanlara dayalı eşitlikçi toplumu imha eden ve onun yerine, daha en başından itibaren cinsler arasındaki eşitsizlik de dahil olmak üzere birçok ayrımcılık ve eşitsizlik türüyle damgalanan patriarkal sınıflı toplumu koyan devrimci sosyal değişimlerin sonucuydu. Açıkça baskıcı olan bu sosyo-ekonomik örgütlenme tipinin gelişimi kadınların tarihsel gerilemesinin sorumlusu oldu.

Ancak kadınların gerilemesi, aynı zamanda erkeklere ne olduğu görülmeden tam olarak anlaşılamayacağı gibi, kadınların kurtuluşu için doğru bir sosyal ve politik çözüm de oluşturulamaz. Anaerkilliği ve onun komünal toplumsal ilişkilerini yıkan patriarkal sınıf sisteminin patriarkiyi ya da erkeklerin kabile kardeşliğini de yıkmış olması önemsenmemektedir. Kadınların alaşağı edilmesi emekçi erkekler kitlesinin efendi erkekler sınıfına tabi kılınmasıyla el ele gitmiştir.

Morgan, Engels ya da diğerlerinin, bir sistem olarak “ilkel komünizm” olarak adlandırdıkları kabile yapısının temel karakterini incelediğimizde, bu gelişmelerin önemi çok daha açıkça görülebilir. Klan komünü hem kadınların kızkardeşliği hem de erkeklerin erkekkardeşliği niteliğinde idi. Anaerkilliğin özü olan kadınların kızkardeşliği kolektivist karakterini oluşturuyordu. Kadınlar bir kızkardeşler topluluğu olarak çalışıyorlardı; toplumsal emekleri çoğunlukla bütün topluluğu ayakta tutuyordu. Aynı zamanda çocuklarına ortaklaşa bakıyorlardı. Tekil bir anne kendisinin ve klan kız kardeşlerinin nesli arasında ayrımlar çizmiyordu ve çocuklar da daha yaşlı bütün kız kardeşleri karşılıklı anneleri olarak görüyorlardı. Bir başka deyişle, komünal üretim ve komünal mülkiyete komünal çocuk bakımı eşlik ediyordu.

Bu kızkardeşliğin erkek muadili, kızkardeşlik gibi aynı komünal modelle yoğrulan erkek kardeşliği idi. Kabileyi oluşturan her bir klan ya da klan fratrisi, kadınların bakış açısından bakıldığında nasıl bir “kızkardeşlik” ya da “annelik” olarak görülüyorsa, erkeklerin bakış açısından bakıldığında da bir “erkek kardeşlik” olarak görülüyordu. Bu anaerki-erkek kardeşlikte her iki cinsten yetişkinler sadece hayatın gereklerini birlikte yaratmakla kalmıyor, aynı zamanda topluluğun çocuklarını besliyor ve koruyorlardı. Bu kızkardeşlik ve erkek kardeşlik özellikleri bir “ilkel komünizm” sistemini oluşturuyordu.

Demek ki, başında tekil bir babanın olduğu ailenin ortaya çıkmasından önce, babalık fonksiyonları toplumsaldı ve erkeklerin ailesel fonksiyonu değildi. Daha da önemlisi, babalık hizmetlerini yerine getiren ilk erkekler klan kızkardeşlerinin eşleri ya da “kocaları” değil, klanın erkek kardeşleriydi. Bunun nedeni sadece antik toplumda fizyolojik babalık süreçlerinin bilinmemesi değildi. Daha önemlisi, bu olgu kolektivist üretim ilişkilerine ve komünal çocuk bakımına dayalı bir toplumda anlamsızdı.

Ancak, çocuk bakımının ailesel formuna böylesine alışkın olan bugünün insanlarına ne kadar tuhaf gelse de, ilkel komünde klan erkek ya da kız kardeşleri için daha sonra tekil baba tarafından karısının çocukları için üstlenilen babalık fonksiyonlarının kız kardeşlerinin çocukları için üstlenilmesi kesinlikle doğal bir durumdu.

Bu kız-erkek kardeş klan sistemindeki ilk değişiklik, aynı topluluk ve hanede birlikte yaşayan, Morgan ya da Engels’in eşleşme ya da “eş ailesi” diye adlandırdığı eğilimin gelişmesi oldu. Ancak, bu basit birlikte yaşama biçimi topluluktaki daha eski kolektivist ilişkileri ya da kadınların üretken rollerini önemli ölçüde değiştirmedi. Eskiden klan kız ve erkek kardeşleri arasında dağılan cinsel işbölümü yavaş yavaş kocalar ve karılar arasındaki bir cinsel işbölümüne dönüştü.

Ancak kolektivist ilişkiler egemen olmaya devam ettikçe ve kadınlar toplumsal üretime katılmayı sürdürdükçe, cinsler arasındaki orijinal eşitlik az çok varlığını sürdürdü. Topluluğun bütünü, tıpkı bu birimlerin her bir tekil üyesinin emek faaliyetlerine katkısını sürdürmesi gibi, eş birimlerini ayakta tutmaya devam etti.

Sonuç olarak, aile sisteminin şafağında ortaya çıkan eş ailesi, zamanımızın çekirdek ailesinden radikal ölçüde farklıydı. Acımasız rekabetçi kapitalist sistemimizde, bütün küçük aileler kendi çabalarıyla batıp çıkmak zorundadır; dış kaynakların yardımına güvenemez. Karı kocaya bağımlıyken çocuklar da, onları hayatta tutan ücretliler işsizlik, hastalık ya da ölümle tehdit edilirken bile hayatta kalmak için ebeveynlerine güvenmelidir. Ancak eş ailesi döneminde, bu tür bir “aile ekonomisine” bağımlılık sistemi yoktu, çünkü topluluğun bütünü her bir bireyin temel ihtiyaçlarını beşikten mezara kadar karşılıyordu.

Bu da, ilkel komünde, bizim için bu kadar tanıdık olan toplumsal baskıların ve ailesel çelişkilerin bulunmayışının maddi temelini oluşturuyordu.

Kimi zaman erkek egemenliğinin daima mevcut olduğu ve kadınların daima erkeklerin zulmüne uğradıkları söylenir ya da ima edilir. Tersine, aynı zamanda anaerkil toplumda cinsler arasındaki ilişkilerin günümüzdekilerin tam tersi olduğuna; kadınların erkekler üzerinde egemen olduklarına da yaygın biçimde inanılır. Bu önermelerin her ikisi de antropolojik kanıttan yoksundur.

Burada niyetim ne vahşet çağını kutsamak ne de geçmiş bir “altın çağa” romantik dönüşü savunmaktır. Avcılık ve toplayıcılığa dayalı bir ekonomi insani gelişmenin en aşağı evresidir ve yaşam koşulları kaba, katı ve haşindir. Yine de, bu tip bir toplumdaki kadın erkek ilişkilerinin bizimkinden köklü biçimde farklı olduğunu görmeliyiz.

Kadınların kız kardeşlik ve erkeklerin erkek kardeşliğine dayalı klan sisteminde bir cins için diğeri üzerinde egemen olma olasılığı, bir sınıfın bir diğerini sömürmesi olasılığından fazla değildi. Kadınlar en önemli konumları işgal ediyorlardı çünkü yeni yaşamın yaratıcıları oldukları kadar hayatın gereklerinin de başlıca üreticileriydiler. Ama bu onları, erkekleri ezen bir konuma getirmiyordu. Komünal toplumları sınıfsal, ırksal ya da cinsel tiranlığı dışlıyordu.

Engels’in işaret ettiği gibi, özel mülkiyetin, tek eşli evliliğin ve patriarkal ailenin ortaya çıkışıyla birlikte, hem genel olarak toplumda, hem de ailede, eski kadın türü tarafından kullanılabilen hakları imha eden yeni sosyal güçler ortaya çıktı. Eşleşen çiftlerin basit birlikte yaşama biçiminden katı biçimde kısıtlı, yasal tek eşli evlilik sistemi doğdu. Bu da karıyı ve çocukları aileye ismini veren ve onların yaşam koşulları ve kaderini belirleyen babanın ve kocanın tam denetimi altına soktu.

Bir zamanlar bir topluluk olarak birlikte yaşayıp çalışan ve çocuklarına ortaklaşa bakan kadınlar, artık tek tek erkeklerin karıları olarak tekil hanelere dağılıp, tek tek hanelerinde efendilerine ve ustalarına hizmet vermeye başladılar. Erkeklerle kadınlar arasındaki eski eşitlikçi cinsel iş bölümü yerini kadının kocası, evi ve ailesi için bir hane eşeği olarak hizmet etmek üzere toplumsal üretimden giderek uzaklaştırıldığı bir aile iş bölümüne bıraktı. Demek ki bir zamanlar toplumun “yöneticileri” olan kadınlar sınıfsal formasyonlar altında bir erkeğin çocuklarının yöneticisi ve onun başlıca ev hizmetlisi haline gelerek değersizleştiler.

Kadınların aşağılanması kölecilikten feodalizme ve kapitalizme kadar sınıflı toplumların her üç evresinin de kalıcı özelliği haline geldi. Kadınlar topluluğun bütününün üretken çalışmasını yönettikçe ya da buna katıldıkça saygı ve itibar görüyorlardı. Ama bir kez ayrı ayrı aile birimlerine dağılmaya ve evle ailede kölece bir konum işgal etmeye başladıkça, etkileri ve güçleriyle birlikte prestijlerini de kaybettiler.

Bu köklü sosyal değişiklerin cinsler arasında yoğun ve uzun süreli uzlaşmaz karşıtlıklar yaratmış olması şaşırtıcı olabilir mi? Engels’in dediği gibi:

“Tek eşlilik o halde hiçbir biçimde tarihe erkeğin ve kadının uzlaşması olarak girmediği gibi evliliğin en yüksek biçimi de değildir. Tersine, tarihe bir cinsin bir diğerine boyun eğdirmesi, cinsler arasında daha önceki tarihte hiç bilinmedik olan uzlaşmaz bir çelişkinin ilanı olarak girer… Tarihte ortaya çıkan ilk sınıfsal çelişkilere, kadınla erkek arasında tek eşlilik içinde ortaya çıkan uzlaşmaz çelişkilerin gelişmesi ve kadın cinsinin erkek cinsi tarafından ilk sınıf baskısına maruz bırakılması eşlik eder. (Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, Kerr baskısı, s.79)

Burada özel mülkiyet sistemi altında tekeşli evlilik içinde kadınların ezilmişliğinin iki ayrı derecesi arasında bir ayrıma gidilmelidir. Sanayi öncesi dönemin üretken çiftlik ailesinde kadınlar günümüzün kent hayatındaki tüketici ailede, çekirdek ailede olduğundan daha yüksek bir statüde bulunuyor ve daha fazla saygı görüyorlardı.

Tarım ve zanaat ekonomiye hakim olarak kaldıkça, büyük ya da “geniş” aile olan çiftlik ailesi yaşayabilir bir üretken birim olmaya devam etti. Tüm üyelerinin cins ve yaşa göre yerine getireceği yaşamsal fonksiyonlara sahipti. Kadınlar ailede toprağı ekmeye yardım ettiler ve çocuk bakmak kadar ev sanayileriyle de uğraştılar, çocuklar ve yaşlılar yeteneklerine göre kendilerine düşen payları ürettiler.

Bu durum, sanayi ve tekelci kapitalizmin ve çekirdek ailenin ortaya çıkışıyla birlikte değişti. Erkek kitleleri bir kez topraktan ve küçük işlerinden mülksüzleşip fabrikalarda ücretlilere dönüştüklerinde, geçim araçları için kapitalist patronlara satacak emek güçlerinden başka bir şeyleri kalmadı. Bu ücretlilerin eşleri, eski üretken çiftlik ve ev zanaatı emeğinden yoksun bırakılarak, kendileri ve çocuklarının hayatta kalması için yoğun biçimde kocalarına bağımlı hale geldiler. Erkekler patronlarına bağımlı hale gelirken, karıları da kocalarına daha bağımlı hale geldi.

Demek ki, kadınlar derece derece ekonomik öz bağımsızlıklarından yoksun bırakılırken, toplumsal saygı bakımından da daha düşük basamaklara indiler. Sınıflı toplumun başlangıcında toplumsal üretim ve toplumsal liderlikten dışlanıp çiftlik-aile üreticileri haline gelmiş, evde ve ailede kocaları aracılığıyla çalışmaya başlamışlardı. Ama üretken çiftlik ailesinin yerini sanayi hayatının çekirdek ailesinin almasıyla birlikte, sağlam zemine ayak bastıkları son toprak parçasından da oldular.

Kadınlara iki berbat alternatif sunuldu. Ya kendilerine bakıp besleyecek bir koca arayacaklar ve ücretli kölelerin bir sonraki kuşağını yetiştirmek için kent blokları ya da apartmanlarda ev kadınları olarak hizmet vereceklerdi. Ya da en yoksul ve şanssız olanlar (çocuklarıyla birlikte) fabrikalara ve imalathanelere gidecekler ve emek gücünün en kötü muamele gören ve az ücret ödenen kesimi olarak sömürüleceklerdi.

Geçen kuşaklar boyunca kadın ücretli işçiler kendi emek mücadelelerini verdiler ya da erkeklerle birlikte ücretlerinin ve çalışma koşullarının iyileşmesi için mücadele ettiler. Ama bağımlı ev kadınları olarak böyle sosyal mücadele araçlarından yoksundular. Sadece hayatlarındaki sefalet için kocaları ve çocuklarına şikayet edip söylenebiliyorlardı. Cinsler arasındaki gerilim kadınların ağır bağımlılığı ve erkeklere köleliği ile birlikte derinleşti ve keskinleşti.

Kadınlığa “kutsal ana” ve dişi kuş olarak ödenen ikiyüzlü diyete karşın, kadınların değeri kapitalizm altında en alt noktasına düştü. Ev kadınları piyasa için meta üretmedikleri ve kar sahipleri için herhangi bir artı değer yaratmadıkları için kapitalizmin işleyişi içinde merkezi bir yerde değillerdir. Bu sistem altında varlıklarını sürdürmelerinin sadece üç gerekçesi vardır: Çocuklara bakmaları, evleri temizlemeleri ve aile için tüketim mallarını satın almaları.

Varlıklı kadınlar işlerini yapacak hizmetçiler tutabilirken, yoksul kadınlar bütün hayatları boyunca bitmek bilmez bir eziyet yaşarlar. Kölelik koşulları aileye destek olmak için dışarıda iş aradıklarında ikiye katlanır. Bir yerine iki sorumluluk üstlenerek “iki kat ezilirler”.

Batı dünyasındaki orta sınıf ev kadınları bile, sahip oldukları ekonomik avantajlara karşın, kapitalizmin kurbanlarıdır. Hayatlarının yalıtılmış, monoton, ıvır zıvıra dayalı havası onları “çocukları için” yaşamaya iter ki bu da bugün aileyi hasta eden birçok nevrozu ortaya çıkartır. Sıkıntılarından kurtulmaya çalışırken, tüketim malları alanındaki kar sahiplerinin oyuncağı haline gelirler. Kadınların tüketiciler olarak bu biçimde sömürülmesi öncelikle erkeklerin üreticiler olarak sömürülmesine dayanan bir sistemin parçasıdır.

Kapitalistlerin çekirdek aileyi kutsamak için yüzlerce nedeni vardır. Bu küçük hane, gayrı menkul aracılarından deterjan ve kozmetik imalatçılarına kadar her türden kan emici için bir altın madenidir. Tıpkı yeterli kitle ulaşım araçlarının geliştirilmesi yerine bireysel kullanım için otomobillerin üretilmesi gibi, büyük şirketler küçük hanelere bireysel olarak kullanacakları çamaşır makineleri, buzdolapları ve diğer eşyalarla donanması için özel eşyalar satarak para kazanabilirler. Düşük kiralı büyük ölçekli konutlar inşa etmek ya da topluluk hizmetleri ve çocuk bakım merkezleri kurmaktansa bunları daha karlı bulurlar.

İkincisi, her biri özel bir eve kapatılan ve aynı mutfak ve bakım işlerine bağlanan kadınların yalıtılmışlığı onları bir araya gelmekten ve düzeni tehdit eden büyük bir sosyal kuvvet ya da ciddi bir politik güç olmaktan alıkoyar.

Kadın cinsinin eve ve sınıflı toplumun ailesine (sınıflı toplum öncesindeki daha güçlü ve daha bağımsız pozisyonlarıyla böylesine açık bir zıtlık teşkil eden) bu uzun süreli hapsinin oldukça özet biçimde incelenmesinden çıkan en öğretici ders nedir? Bu durum kadın cinsinin aşağı pozisyonunun biyolojik yapısının ya da çocuklara bakması gerçeğinin sonucu olmadığını göstermektedir. Çocuk bakmak ilkel komünde bir handikap değildi; zamanımızın çekirdek ailesinde handikap haline geldi. Yoksul kadınlar evde çocuklarına bakarken aynı zamanda aileye destek olmak için dışarıda çalışarak parçalarına ayrılmaktadır.

Demek ki kadınların ezilmişlik statüsü, bir sınıfın bir başka sınıf, bir ırkın bir başka ırk ve bir ulusun bir başkası tarafından ezilmesine neden olanlarla aynı toplumsal güçler ve ilişkiler tarafından lanetlenmiştir. Kadınların değersizleşmesinin ve ezilmesinin temel kaynağı sınıflı toplumun gelişiminin nihai evresi olan kapitalist sistemdir.

Kurtuluş hareketi içindeki kimi kadınlar Marksizmin bu temel tezlerini tartışma konusu haline getirmektedir. Kadın cinsinin ayrı bir kast ya da sınıf olduğunu söylüyorlar. Örneğin Ti-Grace Atkinson, kadınların ayrı bir sınıf oldukları görüşünü beninmsiyor; Roxanne Dunbar ayrı bir kast olduklarını söylüyor. Bu iki teorik konumu ve bunlardan çıkan sonuçları inceleyelim.

Birincisi, kadınlar bir kast mıdır? Kast hiyerarşisi tarihte öncelikle ortaya çıktı ve sınıflı sistemin prototipi ve öncülüydü. Kabile komününün toplum katmanlarının yeni işbölümleri ve toplumsal fonksiyonlar uyarınca ilk önemli farklılaşmalara uğramasıyla birlikte ortaya çıktı. Üst ya da alt bir konumun üyesi olmak bu kastta doğmuş olmaya bağlıydı.

Ancak, kast sisteminin aynı zamanda özsel ve başından itibaren bir sınıf sistemi olduğu belirtilmelidir. Üstelik kast sistemi en ileri gelişmesine sadece dünyanın Hindistan gibi belirli bölgelerinde ulaşmışken, sınıf sistemi kast sistemini yutarak dünya çapında bir sisteme dönüşecek biçimde evrildi.

Bu durum dört temel kastın, yani “kast dışılar” yani paryaların yanı sıra Brahmanlar ya da rahipler, askerler, çiftçiler ve tüccarlar ve emekçilerin her birinin sömürüye dayalı bir toplumda kendi yerlerine sahip olduğu Hindistan’da açıkça görülebilir. Bugün antik kast sisteminin çürümüş biçimlerde devam ettiği Hindistan’da, kapitalist ilişkiler ve iktidar kast yadigarı da dahil miras alınan kapitalizm öncesi kurumlara egemen olmuştur.

Ancak, dünyanın uygarlık yolunda daha hızlı ve ileri gitmiş olan bölgeleri kast sistemini toptan aşmış ya da atlamıştır. Antik Yunan ve Roma ile başlayan Batı uygarlığı kölecilikten feodalizme ve oradan da sınıflı toplumun en olgun örneği olan kapitalizme doğru ilerledi.

Ne kast sisteminde ne de sınıf sisteminde ne de bunların bileşkelerinde kadınlar ayrı bir kast ya da sınıf oluşturdular. Kadınların kendisi bu toplumsal formasyonları oluşturan çeşitli kastlara ve sınıflara bölündüler.

Kadınların bir cins olarak aşağı bir konuma sahip oldukları gerçeği kendi başına kadınları ne aşağı bir kast ne de sınıf haline getirir. Antik Hindistan’da bile kadınlar tıpkı çağdaş kapitalist toplumda farklı sınıflara ait olmaları gibi farklı kastlara aittiler. Birinde sosyal statüleri bir kastta doğmuş olmakla belirleniyordu; ötekinde kendilerinin ya da kocalarının serveti ile. Ancak bu ikisi erkekler için olduğu gibi kadınlar için de birleşebiliyordu. Her iki cins de üst bir kasta ait olabilir ve üstün bir servet, iktidar ve statüye sahip olabilir.

O halde, Roxanne Dunbar tüm kadınların (sınıflarına bakmadan) ayrı bir kast oluşturduklarını söylerken ne demek istiyor? Ve bu nitelemeden eylem için hangi sonuçları çıkarmak istiyor? Hem öncüllerinin hem de vardığı sonuçların kesin özü ben ve başkaları için yeterince açık olmadığı için yakından incelenmeyi hak etmektedir.

Gevşek ve popüler bir tarzda konuşurken niyet kadınların erkek egemen toplumda tabi bir konumda bulunduklarını belirtmek ise, kadınları, tıpkı zaman zaman “köleler” ya da “serfler” diye adlandırmak gibi aşağı bir “kast” olarak nitelemek de mümkündür. “Kast” teriminin kullanımı bu durumda sadece ezilen cins olarak kadınlığı ima eden özel bir sözcüğün olmadığı dilimizin yoksullaşmasını ortaya çıkartır. Ancak Roxanne Dunbar’ın 1970 tarihli, bu konuyla ilgili önceki görüşlerini ifade eden makelesinden çıkardığımız kadarıyla bundan daha fazlası söz konusudur.

Bu belgede Dunbar kadınları ezilen bir kast olarak nitelemesinin yeni olmadığını; Marks ve Engels’in de benzer biçimde “kadın cinsinin konumunu aynı biçimde incelediklerini” söylemektedir” (1) Bu doğru değildir. Ne Marks Kapital’de ne de Engels Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeninde ne de Lenin’den Rosa Lüksemburg’a Markistler tarafından bu konuda yazılmış olan herhangi bir yazıda, kadın sırf cinsi nedeniyle “kast” olarak tanımlanmıştır. Yani söz konusu olan terimin yanlış kullanımına ilişkin basit bir sözcük oyunu değildir. Marksizm adına sunulmakla birlikte Marksizm’den keskin bir kopuştur.

Roxanne Dunbar’ın teorisinden çıkardığı sonuçları berraklaştırmasını isterdim. Çünkü eğer bütün kadınlar bir aşağı kasta  ve bütün erkekler üst kasta üyelerse, bundan çıkması gereken tutarlı sonuç, kurtuluş mücadelesinin merkezi ekseninin bütün kadınların bütün erkeklere karşı kadınların kurtuluşunu sağlayacak bir “kast savaşına” girmeleri gerektiği olacaktır. Bu sonuç “bir uluslararası kast sisteminde yaşıyoruz…” biçimindeki açıklamasınca da teyit ediliyor gibi görünmektedir.

Bu doğrulama da yine Marksizm dışıdır. Marksistlerin söylediği şey uluslararası bir sınıf sisteminde yaşadığımızdır. Ayrıca bütün ezilen kitlelerin kurtuluşu ile birlikte kadınların kurtuluşuna ulaşmak için bir kast savaşı değil kadın ve erkek tüm ezilenlerin sınıf mücadelesinin gerekli olduğunu da söylerler. Roxanne Dunbar sınıf mücadelesinin temel rolü görüşüne katılmakta mıdır yoksa katılmamakta mıdır?

Dunbar’ın kafa karışıklığı bilimsel sunumlarda kesin bir dil kullanma gerekliliğine işaret etmektedir. Kadınlar kapitalizm altında ne kadar aşağılansalar da artık feodal serfler ya da aşağı bir kastın üyeleri olmadıkları gibi mal köleler de değillerdir. Köle, serf ve kast sosyal kategorileri geçmiş tarihin evrelerine ve özelliklerine atıfta bulunur ve kadınların toplumumuzdaki konumunu doğru biçimde tanımlamaz.

Kesin ve bilimsel olmak istiyorsak kadınlar “ezilen cins” olarak tanımlanmalıdır.

Diğer görüşe dönersek, kadınları özel bir “sınıf” olarak nitelemek daha da yanlış olacaktır. Marksist sosyolojide bir sınıf, birbiriyle ilişkili iki biçimde tanımlanır: Üretim sürecinde oynadığı rol ve mülkiyet sahipliği karşısındaki konumu. Yani kapitalistler toplulumuzdaki temel güçtür çünkü üretim araçlarına sahiplerdir ve bu nedenle de devleti denetler ve ekonomiyi yönetirler. Serveti yaratan ücretli işçilerse hayatta kalmak için patronlara satmak zorunda oldukları emek güçlerinden başka bir şeye sahip değillerdir.

Kadınlar bu kutupsal sınıf güçleri ile ilişkili olarak nerede bulunmaktadır? Sosyal piramidin bütün katmanlarına aitlerdir. En üstteki az sayıdaki kadın plütokratik sınıfın parçalarıdır; aramızda birçokları orta sınıfa üyeyiz; çoğumuz nüfusun proleter katmanlarına üyeyiz. Rockefeller, Morgan ve Ford ailelerine üye az sayıdaki zengin kadından refah yardımlarıyla geçinen milyonlarca yoksul kadına kadar uzanan muazzam bir dağılım mevcut. Kısacası kadınlar erkekler gibi çok sınıflı bir cinsiyettir.

Bunun anlamı kadınları birbirlerinden bölmek değil sadece gerçekten var olan bölünmeleri kabul etmektir. Bütün kadınların bir cins olarak aynı sınıfın üyelerinin birbirleriyle paylaştıklarından daha fazla ortaklığa sahip olduklarını söylemek doğru değildir. Üst sınıfların kadınları sadece zengin kocalarının yatak arkadaşları değildir. Kural olarak onları birbirlerine bağlayan daha zorlayıcı bağlara sahiplerdir. Onlar özel mülkiyetin, karların, militarizmin, ırkçılığın ve başka kadınların sömürülmesinin savunmasında birleşmiş ekonomik, toplumsal ve politik yatak arkadaşlarıdır.

Elbette, bu kuralın özellikle bugün genç kadınlar arasında tekil istisnaları olabilir. Örneğin kadınların oy hakkı davasını ilerletmek için 2 milyon dolar miras bırakan Bayan Frank Leslie’yi ve servetlerini cinsimizin sivil haklarını güvence altına almak için bağışlayan diğer üst sınıflardan kadınları anımsıyoruz. Ama çok sayıda servet sahibi kadının kapitalist çıkarlarını ve ayrıcalıklarını tehdit eden devrimci bir mücadeleyi destekleyeceklerini ya da savunacaklarını beklemek oldukça farklı bir durumdur. Bunların çoğu açıkça ya da örtük olarak “neden kurtulacakmışız ki?” deyip kurtuluş hareketini küçümsemektedir.

Bu noktayı vurgulamak gerçekten gerekli mi? 1969 Kasım ayında ve yine 1970 Mayısında on binlerce kadın savaş karşıtı gösteriler için Washington’a gitti. Bu ölüm kalım mücadelesinde yanları sıra yürüyen militan erkeklerle mi yoksa Başkan Nikson, kızları ve penceresinden hoşnutsuzlukla bakıp protesto eden kitlelerde bir başka Rus Devrimi hayaleti gören başsavcının eşi Başkan Mitchel ile mi daha fazla ortak şey paylaşıyorlardı? Bankerlerin, generallerin, şirket avukatlarının ve büyük sanayicilerin karıları kurtuluşları için mücadele eden kadınların, kendi kurtuluşları için savaşan Siyah ya da beyaz işçi erkeklerden daha yakın müttefikleri mi olacaklardır? Sınıf mücadelesinin her iki tarafında da hem kadınlar hem de erkekler olmayacak mıdır? Olmayacaksa, mücadele kapitalist sistemden daha ziyade bir cins olarak erkeklere karşı mı yürütülecektir?

Bütün sınıflı toplum biçimlerinin erkek egemen olduğu ve erkeklerin beşikten mezara kadar şoven biçimlerde yetiştirildikleri doğrudur. Ama erkeklerin kendi başlarına kadınların asıl düşmanı oldukları doğru değildir. Bu, kendileri de kadınların asıl düşmanı olan kapitalist sistem tarafından ezilen sömürülen erkek kitlelerinin üzerini çizmek olur. Bu erkeklerin de kadınların kurtuluşu mücadelesinden elde edeceği çıkarları vardır, müttefiklerimiz haline gelebilirler ve geleceklerdir.

Erkek şovenizmine karşı mücadele kadınların kurtuluş mücadelesi içinde yürütmek zorunda oldukları görevlerin önemli bir parçasını oluşturmakla birlikte, bu konuyu merkezi hale getirmek hatalıdır. Bu eğilim sadece bütün ayrımcılık ve ezme biçimlerini besleyen ve bunlardan yararlanan egemen güçleri gizlemekle ya da küçümsemekle kalmaz ayrıca erkek şovenizmini de besler ve sürdürür. Erkek üstünlüğünün kadınların ve erkeklerin kardeşliğine dayalı ilkel komünde mevcut olmadığını hatırlayalım. Cinsiyetçilik, ırkçılık gibi, özel mülkiyet sisteminden köklenmiştir.

Kadınların kurtuluşu mücadelesinde hatalı bir teorik konum kolayca hatalı bir stratejiye yol açabilir. Manifestolarında “kadınlar ezilen bir sınıftır” [2] diyen Kırmızı Çoraplıların bir bölümünün durumu budur. Eğer tüm kadınlar bir sınıfı oluşturuyorsa o halde bütün erkekler de karşıt sınıfı-ezen sınıfı mı oluşturacaklardır? Bundan ne sonuç çıkar? Hiçbir erkeğin ezilen sınıfa ait olmadığı sonucu mu? Bu görüş ezilen Siyahlar, Meksikalılar ve diğer azınlıklar gibi tekelciler tarafından ezilen milyonlarca beyaz erkeği nereye yerleştirmektedir? Bunların toplumsal devrimde merkezi bir yerleri olmayacak mıdır? Tüm ırklardan ve her iki cinsten bu ezilen insanlar ortak düşmanlarına karşı ortak eylemde hangi noktada ve hangi bayrak altında birleşecektir? Bir sınıf olarak kadınları bir sınıf olarak erkeklerin karşısında koymak sadece gerçek sınıf mücadelesinin dağılmasıyla sonuçlanabilir.

Roxanne Dunbar’ın kadınların kurtuluşunun toplumsal devrimin temelini oluşturduğu önermesinde aynı türden bir öneri mevcut değil midir? Bu Marksist stratejinin uzağındadır çünkü durumu tersine çevirmektedir. Marksistler toplumsal devrimin kadınların tam kurtuluşunun temeli olduğunu söylerler, tıpkı bütün işçi sınıfının kurtuluşunun temeli olduğu gibi. Son tahlilde kadın kurtuluşunun gerçek müttefikleri kendilerine has nedenlerden ötürü emperyalist efendilere karşı ve onları alaşağı etmek için mücadele etmek zorunda olan bütün güçlerdir.

Kadınların ezilmişliğinin temel nedeni olan kapitalizm ne sadece kadınlar tarafından ne de tüm sınıflardan kadınların bir koalisyonu tarafından ortadan kaldırılabilir. Bunun için kadın ve erkek ezilenlerin bütün kesimleriyle birlikte, bugün merkezi ABD’de bulunan kapitalizmin iktidarını yıkmak üzere sosyalizm uğruna dünya çapındaki bir mücadele gereklidir.

Sonuç olarak, kadınların kurtuluşu mücadelesi ile sosyalizm mücadelesi arasındaki ilişkilerin ne olduğunu sormalıyız.

Birincisi, kadınların kurtuluşu hedefi tam olarak sosyalist devrim olmadan elde edilemeyecek olsa da, bunun anlamı reformları elde etme mücadelesinin o zamana kadar ertelenmesi değildir. Marksist kadınlar için hemen şimdi özel hedefler için verilen örgütlü eylemlerde savaşan kızkardeşlerimizle omuz omuza mücadele etmek zorunludur. Bu, kadınların kurtuluşu mücadelesinin yeni evresinin bir yıl kadar önce ortaya çıkmasından hatta daha eskilerden bu yana benimsediğimiz politika olmuştur.

Kadın hareketi, diğer bütün kurtuluş hareketleri gibi, örneğin eğitimde ve istihdamda erkeklerle eşit fırsatlar, eşdeğer ücret, talebe bağlı kürtajın serbest bırakılması, hükümet tarafından finanse edilen ama topluluklar tarafından kontrol edilen çocuk bakım merkezlerinin açılması gibi elementer taleplerle yola çıkar. Kadınları bu konuların peşinde seferber etmek bize sadece bazı iyileştirmeler elde etme şansı vermekle kalmaz, ayrıca bu toplum içindeki ezilmişliğimizin en kötü yönlerini teşhir eder, kurcalar ve değiştirir.

İkincisi, sonuçta sosyalist devrimin zaferi için tüm işçi sınıfının antikapitalist mücadele içinde birleşmesi gerekiyorsa, kadınlar neden kendi kurtuluş mücadelelerine önderlik etmelidirler? Bunun nedeni toplumun ezilmeye maruz kalan hiçbir kesimimin, bu kesim ister 3. Dünya halkları isterse kadınlar olsun, kendi mücadelelerinin önderliğini ve geliştirilmesini, bunlar müttefikleri olarak davranabilecek olsalar bile, diğer güçlere bırakamayacak olmasıdır. Marksist olduklarını söyleyen ama kadınların kendi bağımsız özgürleşme mücadelelerine önderlik etmeleri ve bunları örgütlemeleri gerektiğini, tıpkı Siyahların da neden aynısını yapması gerektiğini anlamamaları gibi reddeden kimi politik eğilimlerin yaklaşımlarını da reddediyoruz.

İrlandalı devrimcilerin “özgürleşmek isteyen elini taşın altına sokmalıdır” özdeyişi kadınların kurtuluşu davası için de geçerlidir. Kadınlar özgürlüklerini kazanmak için ellerini taşın altına sokmalıdır. Bu durum kapitalizm karşıtı devrimin zaferi sonrasında olduğu kadar öncesinde de geçerlidir.

Mücadelemizin seyri içinde ve parçası olarak, kadınların doğal olarak biyolojik yapılarındaki kimi arızalar yüzünden aşağı cins olduklarına inandırılmak üzere beyinleri yıkanmış olan erkekleri de yeniden eğiteceğiz. Erkekler, kapitalizm tarafından yaratılan ezilme hiyerarşileri içinde sahip oldukları şovenizmleri ve egemenliklerinin, patron sınıfının elinde düzeni sürdürmenin bir başka silahı olduğunu anlamak zorunda kalacaklardır. Ezilen işçi, kendisine bağımlı eşiyle evliliği karşısında, durumundan hoşnutluk duyamaz; her ikisini de değersizleştiren ezici iktidarın kaynağını ona göstermeliyiz.

Son olarak, kadınların ayrı bir kast ya da sınıf oluşturduklarını söylemek, mantıksal olarak, Marksistlerin devrimci iyimserliğine karşı cinsler arasındaki çelişkiler bakımından aşırı karamsar sonuçlara doğurmalıdır. Çünkü diğer türlü iki cins tam olarak ayrılmadan ya da erkekler imha edilmeden, birbirleriyle sonsuza kadar savaş içinde olacakları söylenebilir.

Marksistler olarak daha gerçekçi ve umutlu bir mesajımız var. Kadınların aşağı konumunun biyolojik yapısı tarafından bir ön kader haline getirildiğini ve daima mevcut olduğunu reddediyoruz. Kadınların tabiiyeti ve cinsler arasındaki acı düşmanlık, ezeli olmaktan uzak olmak bir yana, birkaç binyıldan daha eski de değildir. Aileyi, özel mülkiyeti ve devleti ortaya çıkartan köklü toplumsal değişiklikler tarafından yaratılmıştır.

Bu tarih görüşü eşitsizliğin kökenlerini ortadan kaldırmak ve cinsimiz için tam özgürleşme elde etmek için sosyo-ekonomik ilişkilerde kesintisiz bir devrimden daha azının yeterli olmayacağına işaret etmektedir. Sosyalist programın amacı ve ilkesi budur ve bizler de bunun için mücadele ediyoruz.

 

Yorumlar