İfşalar karşısında kadınlara yöneltilen yanlış sorulara doğru yanıtlar – Işgın Renkligül

İfşa edildiği için sanatçının ürettiği o muhteşem eserleri değersizleşecek diye kaygı duyuyorsunuz, peki bugüne kadar, kadınların üstüne basarak yükselen erkekler yüzünden muhteşem eserlerini hiç üretememiş kadınlar ne olacak? O hiç üretilememiş eserlerden mahrum kalmaya karşı çıkmak daha eşitlikçi olmaz mı?

İfşalar karşısında kadınlara yöneltilen yanlış sorulara doğru yanıtlar – Işgın Renkligül

Son günlerde sosyal medyada kadınların kendilerini taciz eden erkekleri ifşa etmesi gündemde. Twitter’da Hasan Ali Toptaş’ın ifşa edilmesiyle başlayan, büyük bir dayanışmaya dönüşen süreç, birbirinden güç bulan kadınların yıllardır konuşamadıkları, susturuldukları cinsel şiddet travmalarını anlatmasıyla farklı meslek alanlarında yayılmaya devam ediyor. Bence bu aslında çoktan başlamış, bugünlerde güçlenmiş ve daha da güçlenerek devam edecek bir mücadele süreci. Tartışmalar devam ederken, ifşa eden kadınlara sürekli sorulan hep aynı yanlışlıkta sorular var. Öncelikle şunu belirteyim; doğru cevapları yanlış sorular sorarak bulamazsınız. Bu doğrultuda bu sorulardan bazılarına yanıt vermek istiyorum.

“Neden bunca zaman beklediniz de şimdi konuştunuz? Ne oldu da herkes birden anlatmaya başladı, bugünü mü beklediniz?”

Biz bugünleri beklemedik, biz bugünleri kendi dayanışmamızdan aldığımız güçle kurduk. Biz bugünler gelsin, sesimiz duyulsun diye yıllardır el ele, yan yana direniyoruz. 8 Mart’larda 25 Kasım’larda meydanlarda; öldürülen, tacize, tecavüze, şiddete uğrayan kadınların, istismar edilen çocukların hesabını sormak için bir araya geldiğimiz adliye önlerinde direniyoruz. Bu ülkede yıllardır milyonlarca kadının sesini, çığlığını duymadınız, hayatlarının çalınmasına ses çıkarmadınız, peki size şimdi ne oldu da sesimizden bu kadar rahatsız oldunuz?

Doğru soru şu: Bir kadın tacize uğradığında ne hisseder ne yaşar bunu sordunuz mu hiç?

Tacize uğradığımda çığlık atabilirim, kaçabilirim, kendimi savunmak için saldırabilirim ya da hiçbir tepki veremeyebilirim. Zira bu insan beyninin tehlike ya da korku hissettiği bir durum karşısında verdiği kaç-savaş-don sistemi ile ilgili. Sonrasında bunu unutmak isteyebilirim, hiç yaşanmamış olsun isteyebilirim. Hiç düşünmezsem hiçbir şey olmamış gibi hayatıma devam ederim belki derim. Öyle ağırdır ki sizin için saatlerce konuşsanız da bir şey hissetmediğiniz konu, ben bunun ağırlığı altında ezilebilirim. Kendimi küçük düşürülmüş, edilgen kılınmış hissederim. Kaçamadığımı anladığımda ihtimaller silsilesi başlar zihnimde. Birine anlatsam ne der? Ne giymiştim? Nasıl davrandım ki? Neden hiçbir şey yapmadım? Neden çıkıp gitmedim? Neden bağırmadım? Kendimi suçlar dururum. Zihnimde defalarca o ana döner yapamadığım her şey için pişmanlık hissederim. Toplumun çocukluğumdan beri dayattığı cinsiyetçi söylemler öyle bir işler ki bu inşayı, ben kendimi suçluyorum sanırım ama aslında bu düşünceler bana ait bile değildir. Düşündürüldüklerimdir onlar.

Sonra bir kadın arkadaşıma anlatırım belki, yapabilirsem. Der ki ben senin yanındayım ne istersen ne yapalım istersen onu yapalım. Haykırmak mı istiyorsun haykır, susup ağlamak mı istiyorsun gel sarılıp birlikte ağlayalım. Birine koşulsuz, kişinin inisiyatifini yok saymadan destek olmak böyledir. Sonra paylaşımlar başlar, her kadının bir tacize maruz kalma hikayesi vardır. Birbirine anlatmaya başladığında, birbirini dinlemeye başladığında yalnız olmadığını görürsün. Sorunun sende, olduğun yerde, olduğun insanda, kıyafetinde, konuşmalarında, tavırlarında olmadığını anlarsın. Öyle güzel bir özgürleşmedir ki bu.

Susmayalım, deriz hep birlikte. Susmayalım. Bedenimizin, psikolojimizin, yaşam alanlarımızın sınırları var ve bu sınırları ihlal etmek suçtur. Öyleyse ben korkmayayım suçlular cezasını çeksin deriz. Bu kararı vermek belki 5 saat sürer, belki 5 yıl ve travma yaşadığımız bir konuda ne zaman konuşacağımızın hesabını vermek söz konusu bile değildir.

“İfşa mı, linç mi?”

İfşa linçe dönüşür mü, yumurta mı tavuk mu soruları sosyal medyada her nedense hep kadınlar söz konusu olduğunda çok tartışılıyor ama şimdi bunları bir kenara bırakın. Öncelikle ifşa konusunda Psikiyatrist Arzu Erkan Yüce’nin yazdığı bir flood’dan alıntı yapmak istiyorum:

“İfşada amaç taciz edeni cezalandırmak, yıpratmak da değil. Amaç herkesçe bilinen, söylenemeyen, önü alınamayan mükerrer davranışlara bir son vermelerini sağlamak. Ve taciz ederken arkalarını yasladıkları kimselerin de kime destek olduklarını bilmelerini sağlamak. Amaç dayanışmak.”

Bu bir “artık yeter” çığlığıdır

Bu ifşalar durduk yere, bir anda aklımıza esiyor da yazıyoruz ifşaları değil. Bu ifşalara gelen sürecin uzun bir tarihi var. Erkeklerin kapalı kapılar ardında, kimselerin olmadığı yerlerde, anlarda, arkalarında delil bırakmamaya dikkat ederek yaptıkları tacizler hem çok eski hem de hiç durmadan devam ediyor. Bu ifşalar kadınların artık yeter çığlığıdır. Tehditlerinize boyun eğmiyoruz, korkmuyoruz haykırışıdır. Bunca zaman; kimsenin inanmayacağını düşündüğümüz\düşündürüldüğümüz, kanıt istediklerinde neyi göstereceğimizi bilemediğimiz, kendimizi suçladığımız\suçlandığımız bir çukurdan birlikte çıkma zamanı geldiği için, artık hiçbir kadın bunları yaşamasın diye konuştuklarımız anlattıklarımızdır. Çünkü bunlar konuşulmadığında bunu sadece ben yaşadım ve sorun bende sanıyorsun. Biz yalnız olmadığımızı gördük artık. Sorun bende değil sorun senin erilliğinde demeyi öğrendik birlikte.

Bu ifşalar yüzünden suçlu olmayan birinin ceza almasından endişe edenler, önce ceza almadığı için kadınları taciz etmeye, öldürmeye devam eden yüzlerce erkeği dert etsin. Eşitler düzlemine geldiğimizde suçlu olmayanlar için endişe edeceğiniz bir durum da olmayacak.

Yıllardır kapalı kapılar ardında, kuytu köşelerde tehditlerle korkutarak sürdürdüğünüz bu savaşa rest çekiyoruz, hodri meydan diyoruz. Bedenlerimizin, psikolojimizin, kişisel alanlarımızın sınırlarını ihmal eden erkeklere artık korkmadığımızı, susmayacağımızı, ardına sığındıkları o kapıları açtığımızı ve yalnız olmadığımızı haykırıyoruz. Bu bizim, devletin güvenliğini sağlayamadığı yaşamlarımızı koruma, özgürleşme, özsavunma beyanımızdır.

“Peki bu sanatçıların eserleri, mesleki konumları ne olacak? Sanatçı değersizleşince eseri de mi değersizleşecek?”

Hadi bu soruyu da düzeltelim: kadınlar iş hayatında tacize uğradıklarında ne hissediyorlar ne yaşıyorlar? Tacizin kadınların iş hayatları üzerinde nasıl bir etkisi oluyor?

Tacizlerin etkileri uzun yıllar sürebiliyor. İşyerinde, iş ilişkisi kurduğumuz ya da bir meslektaşımız tarafından yaşadığımız taciz mesleki anlamda özgüven kaybına ya da isteksizliğe yol açabiliyor. Bırakın sevdiğimiz, istediğimiz alanda çalışabilmeyi sadece geçinmek için bile çalışacağımız bir işte herhangi birinin tacizine uğrama korkusuyla çalışmak istemiyoruz. Bu isteksizliğimizin nedenini fark edemediğimizde sonuç yetersizlik hissi, depresyon, maddi güçlükler yaşamamız şeklinde olabiliyor. Mesleki başarısızlığımızı, üretemiyorum sancılarımızı, özgüvensizliğimizi bu eril alanlar inşa ediyor, zekâmız ya da yeteneklerimiz değil. Çalışma hayatında ünlü kadınların sayısının az olduğu alanlara bakarsanız bunu görebilirsiniz. Neden kadın yönetmenler, şairler, ressamların az olduğuna dair bir algı var? Taciz ve şiddetle alanlarını kapatan, nefes aldırmayan eril erkekler yüzünden olabilir mi? İfşa edildiği için sanatçının ürettiği o muhteşem eserleri değersizleşecek diye kaygı duyuyorsunuz, peki bugüne kadar, kadınların üstüne basarak yükselen erkekler yüzünden muhteşem eserlerini hiç üretememiş kadınlar ne olacak? O hiç üretilememiş eserlerden mahrum kalmaya karşı çıkmak daha eşitlikçi olmaz mı? Dünyada kültür sanat alanında eserler üreten milyonlarca insan var, bu korkunuz nitelikli işleri sadece erkeklerin yapabileceğine dair bir cinsiyetçi önyargının sonucu olabilir mi?

Patriyarkanın tehditleri de manipülasyonları da bizi susturamayacak. Tek bir kadın bile eril şiddete maruz kalmayıncaya kadar mücadelemiz sürecek. Uykularınız kaçsın çünkü kadınlar susmuyor, korkmuyor, itaat etmiyor.

*Bu yazı sendika.org sitesinden derlenmiştir.

Yorumlar