Son haftalarda dünyanın farklı yerlerinden insanlar birlikte sokakta direniyor. Fransa, İspanya, Hindistan, Şili, Brezilya, Sırbistan... Belki farklı çıkış noktaları ve ifade biçimleri var. Henüz bütün cevaplara sahip değiller ama birlikte başka türlü hareket edebileceğimizi görmemizi sağlıyorlar. Ve yüzümüzü sokaklara çevirdiğimizde bütün bu eylemlerin göbeğinde her seferinde Gazze’yi buluyoruz.

Son haftalarda dünyanın farklı yerlerinden insanlar birlikte sokakta direniyor. Fransa, İspanya, Hindistan, Şili, Brezilya, Sırbistan.
Hepsinin çıkış sebebi kendine özgü. Daha iyi okullar ve eğitim, düşük kira talebi, bütçe kesintileri, seçimler gibi gibi. Ama insanlar derdini anlatmaya başladıkça sokakta, görüyoruz ki dertlerimiz ortak.
Okula gitmek zorundasın ama öğretmen yok. Üniversitede yemekhane var ama karta yüklenecek para yok. Çalışmak zorundasın ama iş yok.
“Kendi hayatın üzerinde söz hakkın var” deniyor. Oy verebilirsin, seni kimin temsil edeceğini seçebilirsin. Ama birtakım karışıklıklar oluyor, seçmen listesi değişiyor, seçim saatleri değişiyor. Ya da seçilen değişmiyor; baba Bolsonaro’nun yerine oğul Bolsonaro geliyor.
Öyle bir dönem ki her konuda çok seçeneğimiz varmış gibi. Ama gerçekten seçemiyoruz. Gerçek bir seçenek yok.
87 yaşındaki Mari Carmen, Madrid’de 70 yıldır yaşadığı evde ölmeyi seçemedi. Çünkü emlak fonları egemenlerin gözünde hayatlarımızdan daha değerli. Tıpkı maden şirketlerinin, İkizköy’deki zeytin ağaçlarından, topraktan, Zehra Nene’den Esra’ya nesillerdir verdikleri emekten daha değerli görülmesi gibi.
Son günlerde de ise bu değersizleştirmenin karşısında özellikle gençlerin öfkesi sokağa taşıyor. Özellikle gençler çünkü uğruna bugünü feda ettiğimiz bir gelecek de yok. Ufukta görünen daha çok borç, daha çok savaş, daha çok güvencesizlik, tükenen bir gezegen.
Hayatlarımızın her yanını saran yapısal şiddet yalnızca başka bir toplumsal düzen kurmayı zorlaştırmıyor; başka bir dünyanın mümkün olduğunu tahayyül etmeyi dahi imkansızlaştırıyor.
Ama bugün sokaktaki bu hareketlerde başka bir şey oluyor.
Geleceğe dair tahayyül bir cüretle başlıyor.
Bazen bir okulun kapısında:
“Bu okulu bugün kapatabiliriz.”
Bir yemekhane kuyruğunda:
“Bu parayı ödemek zorunda değiliz.”
Bir meydanda:
“Bu kadınları eve gönderemezsiniz.”
Bir mahallede:
“Buraya ne yapılacağına biz karar vereceğiz.”
Ve bir anda, daha önce yalnızca seyirci olduğumuz bir şeyin içinde söz sahibi olduğumuzu görüyoruz.
Henüz bütün cevaplara sahip değilken, birlikte başka türlü hareket edebildiğimizi görerek tahayyül ediyoruz.
Hindistan’da genç kadınlar tecavüze karşı sokağa çıkıyorlar. Kadınlar, “Güvenliğiniz için eve dönün,” diyenlere karşı çıkıyor: “Biz sokakta olacağız. Delhi, kadınlar için güvenli olacak. Birinin eve girmesi gerekiyorsa belli ki eve girmesi gerekenler: erkekler.”

Delhi Üniversitesi, 28 Eylül, Hindistan

Bastille Meydanı, Paris, Fransa
Fransa’da öğrenciler dövizlerinde geleceklerini istediklerini söylüyorlar ve bunu yapısal eşitsizliklerin farkında olarak yapıyorlar. Sınıfsal olarak ayrıcalıklı gençler bunun farkında ve bilhassa banliyölerdeki öğrencilerle birlikte sokağa çıkıyorlar. Yine Fransa’da bir erkek öğrenci, “Koskoca okulda yalnızca bir tane tampon kutusu var ve kimseye yetmiyor. Bu yalnızca kız öğrencilerin sorunu değil, hepimizin sorunu” diyor.

Rio de Janeiro, Brezilya
Feminist ve LGBTİ+ hareket içinde aşina olduğumuz bir şey bu. Birimizin kendi yaşadığını anlatması, diğerlerinin “ben de” demesi. Evde yaşananın sokağa, kamusal alana taşınması. Görünmeyen emeğinin, görünmeyen şiddetin, görünmeyen hayatların görünür hale gelmesi.
Çünkü değersizleştirmek yalnızca bir şeyi elimizden almak değil. Bazen onu görmemek, onun varlığını hesaba katmamak, verdiğimiz emeği ve yaşadığımız hayatı yok saymak.
Birbirimizin hayatlarını görmeye başladığımızda, dünyanın bize anlattığından başka bir şey görmeye başlıyoruz.
Ve yüzümüzü sokaklara çevirdiğimizde bütün bu eylemlerin göbeğinde her seferinde Gazze’yi buluyoruz. Dünyanın farklı yerlerinde sokakların, eylemlerin arasında ortak bir sembol var: ellerde Filistin bayrakları, boyunlarda kefiyeler. Fransa’da liselilerin hep bir ağızdan sözleri: “Nous sommes tous des enfants de Gaza (Hepimiz Gazze’nin çocuklarıyız)”
Belki de bu yüzden Gazze’nin hayaletleri tüm dünyada dolaşıyor.
Çünkü soykırımda kaybettiklerimiz yalnızca artan sayılardan ibaret değil. Onlar, yaşamları yok sayılan, değersizleştirilen, yerlerinden edilen insanlar. Onların hikâyeleri bizim hikâyelerimize dokunuyor.
Bu sayede geleceğimizle birlikte kaybetmeyi göze alamayacağımız bir Biz’i, yaşamlarımızı inşa etmeye yaklaşıyoruz.
Kendi geleceğimiz için mücadele edelim. Onların savaşları için değil.
“Güvenlik” naralarıyla savaşları başlatanlar, her yerde kendi halklarının karşısına diktikleri polislerle kimin güvenliğini koruduklarını gösteriyor: Erkek egemen devletlerin.
Bizse bunun karşısında birbirimize ve faşizme karşı yaşamı savunma irademize güveniyoruz.

Gençlik faşist değil, öfkeli!
