Şehrazad Mojab’ın İran konusunda kendisine gelen bilgilendirme talepleri üzerine dünyanın değişik yerlerinden feminist yol arkadaşlarına yazdığı ve yaygınlaştırılmasını rica ettiği mektuptur.

Bu yazı Hülya Osmanağaoğlu tarafından feminist hareketin ve kadın hareketinin yayınları için çevrilmiştir.
İran konusunda devrimci feminist tutum, bizleri İslam Cumhuriyeti’ni savunmak ile ABD emperyalizminin ve Siyonizmin müdahalesini desteklemek arasında seçim yapmak zorunda bırakan bu yapay ve yanlış ikilemi reddetmektir. Bu, siyasi kararları kutuplaşmaya dönüştürmek üzere inşa edilmiş bir seçeneksizleştirmedir. Bu seçeneksizlik dayanışmayı, ahlaki bağların rekabetine dönüştürürken, sıradan insanları, işçileri, kadınları, gençleri ve azınlıkları, karşı karşıya bıraktığı gerçeklik, ülke içindeki baskı ile ülke dışından gelen dış askeri yıkım tarafından eş zamanlı belirlenmektir.
İran bugün çok katmanlı ve iç içe geçmiş bir krizle karşı karşıya: Siyasi meşruiyet krizi, toplumsal yeniden üretim, günlük hayatta kalma krizi ve savaş, yaptırımlar ve dış baskı ile yükselen bağımsızlık krizi. Bu krizlerden toplumun bütün kesimleri eşit şekilde etkilenmiyor. Söz konusu krizlerin yükünü işçi sınıfı, kadınlar, etnik, cinsel ve dini azınlıklar, öğrenciler, entelektüeller, sanatçılar, işçi örgütleri ve yoksullar taşımak zorunda kalıyor.
Bu nedenle ciddi bir radikal feminist analiz, basitleştirmeyi reddetmelidir. Devletin baskı aygıtları, yaptırımların ve jeopolitik baskının maddi etkileri ile bunlardan en çok etkilenenlerin verdiği mücadeleler eş zamanlı değerlendirilmelidir. Ancak bu dinamikleri birlikte analiz ederek, hayatları bu dinamikler tarafından şekillenen insanlara karşı sorumluluk sahibi bir dayanışma göstermek mümkün olabilir.
Otoriterliğe karşı çıkmak ve özgürlük mücadelelerini desteklemek
Otoriter teokratik bir yönetimde ilerici olan hiçbir şey yoktur. İslam Cumhuriyeti, temel özgürlükleri sistematik olarak baskı altına almış, muhalefeti şiddetle ezmiş, işçi haklarını, demokratik hakları ve insan haklarını tanımamıştır. Toplu tutuklamalar, işkence ve yargısız infazlarla eylemciler, aydınlar, sanatçılar, avukatlar, gazeteciler ve sendikacılar sindirilmeye çalışılmıştır. Kürtler, Beluciler, Araplar, Sünniler, Bahailer ve tüm diğer etnik, cinsel ve dini azınlıklar, uzun süredir ayrımcılığa ve devlet şiddetine maruz kalmaktadır.
Bu bağlamda, Kadın Yaşam Özgürlük/Jin, Jiyan, Azadi hareketi, sırandan politik bir slogana indirgenemeyecek bir özgürlük ufkunu temsil ediyor. Bu hareket, cinsiyete dayalı baskıyı, zorunlu başörtüsünü, patriyarkal denetimi ve yapısal dışlanmayı bir bütün olarak reddediyor. Hareket geniş kesimleri içererek, işçiler, öğrenciler, aileler ve gençler arasında yayıldı. Jin Jiyan Azadi hareketi, otoriter yönetimin yanı sıra patriyarkanın egemenliğine son vermeyi amaçlayan bir siyasete işaret ederken kesintisiz, ilkeli ve devrimci bir dayanışmayı hak ediyor.
Özgürlük mücadelesine gerçek anlamda destek olmak, hem devlet terörüne hem de bu terörü sürdürülebilir kılan toplumsal ilişkilere karşı çıkmayı gerektirir. İran’daki cinsiyete dayalı ve cinselliğe yönelik baskı tesadüfi değil. Yapısal olarak; eğitim, yasal mevzuat, işgücü piyasaları, sosyal politikalar ve gündelik hayattaki denetim ve disiplin uygulamalarına içkindir. Bu nedenle devrimci feminist duruş kadın haklarını, bedenleri üzerinde denetim hakkını, cinsiyet eşitliğini ve cinsel eşitliği, herhangi bir özgürlük, sonradan akla gelen bir fikir veya sembolik bir jest olarak ele almakla yetinmemeli, mücadele ufkunun merkezine yerleştirmelidir.
Otoriter milliyetçiliği ve emperyalizmi reddetmek
Devrimci feministler, kendilerini demokratik olarak tanımlayan ancak patriyarkal, ırkçı ve otoriter iktidar mantığını yeniden üreten gerici politik yönelimlerle yan yana durmamalıdır. Monarşist/ Pehlevici kesimler, İslam Cumhuriyeti’ne karşı ilerici veya özgürleştirici bir alternatif teşkil etmiyor. Bu grupların temel siyaseti, otoriter milliyetçilik, toplumsal hiyerarşi, baskı, eşitsizlik ve yabancı güçlere bağımlılıkla özdeşleşmiş bir siyasi düzene duyulan nostaljiye dayanıyor.
Monarşistler, Batılı kapitalist emperyalist çıkarlarla ve Siyonizmle giderek daha fazla uyum içine girerek, İran toplumuna yönelik yaptırımları, askeri müdahaleyi ve dış baskıyı açıkça destekliyorlar. Bu tutum, ekonomi üzerinden yürüyen savaşın ve jeopolitik çatışmanın bedelini ödeyen işçi sınıfının çıkarlarıyla doğrudan çelişmektedir. Teokratik otoriterliği, özellikle emperyalist/Siyonist güçlerle uyumlu olan seküler otoriterlikle ikame etmek, özgürlük değildir. Bu, bir başka otoriterliğe boyun eğmektir.
Emperyalizme, yaptırımlara ve savaşa karşı çıkmak
Otoriterliğe karşı çıkmak, kapitalist emperyalizmi desteklemek anlamına gelmez.
Yaptırımlar, ekonomik abluka ve askeri tehditler, sıradan insanlara derin ve kalıcı zararlar veriyor. Amerika Birleşik Devletleri’nin İran’a uyguladığı yaptırımlar, aleni biçimde halka azami iktisadi zararı vermek için planlanmıştır. Etkileri birbirini besleyerek artarken, yaşam standartlarını sıfırlıyor, kamu hizmetlerini engelliyor, kıtlık ve kriz koşullarında ortaya çıkan yağmacı grupları güçlendiriyor.
Savaş ise felaketi daha da derinleştirdi. Militarizmin yükselişi, devletin en baskıcı unsurlarını güçlendiren koşulları yaratırken, sivilleri ne seçtikleri ne de kontrol ettikleri bir yıkıma maruz bırakıyor. Askeri müdahaleler demokrasi ufkunu aydınlatmaz tam tersine demokrasi ufkunu karartır. İran’a karşı onlarca yıldır ekonomik bir savaşı sürdüren Batılı hükümetler, İranlı kadınların, işçilerin veya demokratik güçlerin çıkarları doğrultusunda hareket etmiyorlar. Politikalarıyla milyonlarca İranlıyı yoksullaştıran Donald Trump gibi isimlerin, bugün İran’ın özgürlüğünü savunduğunu iddia etmesi sadece komik değil iğrenç de.
Devletçi anti-emperyalizm ve yanlış ikili karşıtlıklara karşı
Saydıklarımız kadar zararlı olan bir diğer şey de, otoriter devletlerin sırf Batı emperyalizmine karşı oldukları için savunulması gerektiği fikrini savunan devletçi anti-emperyalizmdir. Bu tutum, jeopolitik uyumu özgürleşmeyle karıştırır ve halklarla dayanışmanın yerine devletlere sadakati koyar. Egemen devlet olmak veya direniş adına, baskıyı savunmanın devrimci ve feminist bir yanı yoktur.
Aynı zamanda, kapitalist emperyalist güçleri İran’ın mevcut krizinde önemsizmiş gibi ele almak da siyasi naifliktir. Hiçbir kitlesel siyasi mücadele tamamen ulusal değildir. Hepsi bölgesel ve küresel egemenlik yapıları tarafından şekillenir. Ciddi bir devrimci feminist siyaset, otoriter baskılara karşı çıkarken, kapitalist emperyalist şiddetle de yüzleşebilmeli ve birini diğerine öncelememelidir.
Bu, İranlıların hayatlarını Filistinlilerin hayatlarıyla karşı karşıya getiren ya da dayanışmayı mücadeleler arasında paylaştırılması gereken kıt bir kaynak olarak gören, sıfır toplam mantığını reddetmeyi de gerektirir. Dayanışma bir rekabet değildir ve insan hayatı jeopolitik hesaplara tabi değildir. Her hayat eşit değerdedir. Şiddetin nasıl uygulandığı, inkârın nasıl örgütlendiği veya güvenilirliğin bağlamına göre nasıl paylaşılacağı, acılar arasında hiyerarşi kurmak değildir. Bu, analitik ve politik bir gerekliliktir.
Farklı tahakküm sistemleri, farklı kötülük, görünürlük ve imha biçimleri üretir; bu farklılıkları adlandırmak, onları ciddiye almanın bir parçasıdır.
Bu gerçekler tek bir farklılaşmamış ahlaki düzleme indirgendiğinde, analiz yeknesaklaşır ve politika cezalandırıcı bir hal alır. Sonuç, daha derin bir dayanışma değil, dayanışmanın çarpıtılmasıdır; dayanışmanın ilkeli, ilişkisel ve bu koşullarda yaşayanlara karşı hesap verebilir bir şey olmaktan ziyade, yüzeysel ve zorlayıcı bir şeye dönüşmesidir.
Devrimci feminist bir tutumun gerekleri
İlkeli bir devrimci feminist tutum, başlıca birkaç taahhüde dayanır:
- Hazır reçetelere veya dışarıdan dayatılan rejim değişikliğine cevaz vermeksizin İran’ın kendi kaderini tayin etme hakkını savunmak.
- Otoriter baskıya açıkça karşı çıkmak; işçiler, kadınlar, cinsel, ulusal ve dini azınlıklar, siyasi tutuklular ve sivil toplum aktörleriyle sürekli dayanışma göstermek.
- Cinsiyete dayalı baskıya, cinsel baskıya ve patriyarkal denetime karşı olan mücadelelerle dayanışmak; buna Jin Jiyan Azadi hareketinin açtığı özgürlük ufku da dâhil.
- İşçi sınıfını ve yoksulları mahveden toplu cezalandırma biçimleri olarak yaptırımları, ekonomik kuşatmayı ve savaşı kesin bir şekilde reddetmek.
- Yabancı güçlerin hizmetinde halkın öfkesini kullanmaya çalışan otoriter milliyetçiliği ve sömürgeci projeleri reddetmek.
- Sivil, siyasi, ulusal ve dini haklara, liberal eklentiler olarak değil, devrimci feminist siyasetin ayrılmaz parçaları olarak saygı göstermek.
- Otoriterlik ve emperyalizm ya da egemenlik ve insan hakları diye kurulan sahte ikilemleri reddetmek.
- Tarihsel hafıza, analitik netlik ve alçakgönüllülüğü temel alan bir siyasi ciddiyet ile dış aktörlerin neleri şekillendirebileceğini ve neleri şekillendiremeyeceğini belirlemek.
- İslam Cumhuriyeti’nin aşıldığı bir siyasi gelecek mümkün olursa, şiddetli bir rekabet söz konusu olacaktır. Ülke içindeki ayrıcalıklı kesimler, yabancı güçler ve onların yerel aracıları, bundan sonra olacakları şekillendirmek için çaba gösterecekler. Bu koşullar altında, siyasi naiflik entelektüel bir hata olmanın ötesinde ülke içinden baskı ve ülke dışından emperyalist şiddete maruz kalan işçiler ve halk sınıfları için somut bir tehlike haline gelecektir.
- Son olarak, bizim görevimiz eleştirel bir hüküm kuran, her türlü egemenliğe karşı çıkan, mücadeleye ve radikal ilkelere dayanan bir dayanışma inşa etmektir.
İngilizceden çeviren: Hülya Osmanağaoğlu
** Şehrazad Mojab’ın İran konusunda kendisine gelen bilgilendirme talepleri üzerine dünyanın değişik yerlerinden feminist yol arkadaşlarına yazdığı ve yaygınlaştırılmasını rica ettiği mektuptur.



